Belki deliliğin en büyük sorunu, delilerin azınlıkta olmasıdır.
Bir düşünün: Bir toplumda insanların yüzde doksanı olmayan sesler duyuyor, sokaktaki tabelaların kendilerine mesaj gönderdiğine inanıyor ve televizyondaki spikerin özellikle kendisiyle konuştuğunu düşünüyorsa ne olurdu?
Geriye kalan yüzde on, “Ben hiçbir şey duymuyorum, tabela da benimle konuşmuyor” dediğinde herhalde biraz tuhaf karşılanırdı.
Belki onlar için yeni bir hastalık bile bulunurdu: “Aşırı gerçekçilik hastalığı.”
Belirtileri de çok tehlikeli olurdu: Her söylenene inanmamak, kalabalığı takip etmemek ve arada bir “Acaba gerçekten öyle mi?” diye sormak.
Tedavi edilmezse kendi aklıyla düşünmeye bile başlayabilir!
Aslında psikoloji ve psikiyatri tarihi de “normal insan kimdir?” sorusuna her dönemde aynı cevabı vermemiştir. Bir dönem ruhsal hastalıklarla normal hayat arasında daha kesin sınırlar çizilmeye çalışılmıştır.
Freud ise korku, kaygı, öfke, bastırılmış duygular ve iç çatışmaların yalnızca ruhsal hastalığı olan insanlarda değil, hepimizde bulunduğunu söyledi.
Mesela patronuna kızıp sesini çıkaramayan, sonra eve gelip eşine veya çocuğuna öfkelenen insanı düşünün. Dışarıdan bakıldığında gayet “normal” görünür. Ama zihninin içinde işler o kadar da sakin değildir.
Demek ki insanları kolayca “normal olanlar” ve “normal olmayanlar” diye iki ayrı kutuya koymak pek mümkün değildir.
Foucault ise daha ilginç bir soru sordu: Kimin normal olduğuna kim karar veriyor?
Çünkü çoğunluğun yaptığı şey her zaman doğru veya sağlıklı değildir.
Bir toplumdaki insanların çoğu hareketsiz yaşıyorsa hareketsizlik yaygın olabilir ama sağlıklı olmaz.
Herkes gece yarısına kadar telefonuna bakıyorsa bu davranış normal görünebilir ama yine de zararlı olabilir.
Bir sınıfta yüz öğrencinin doksanı aynı yanlış cevabı verirse, cevap doğru hâle gelmez.
Çoğunluk bir davranışı normal gösterebilir; ama doğru yapamaz. Günlük hayat bunun komik örnekleriyle doludur.
Bir insan ihtiyacı olmadığı hâlde sürekli alışveriş yaparsa “Bir sorunu mu var?” diye düşünürüz; milyonlarca insan yapınca adına “alışveriş festivali” deriz.
Bir kişi günde sekiz saat telefonuna bakıyorsa bağımlılıktan şüpheleniriz; herkes bakıyorsa buna “dijital çağ” der geçeriz.
İnsan gençliğinde daha fazla para kazanmak için uykusundan ve sağlığından vazgeçer; yaşlandığında kazandığı parayı sağlığını geri kazanmak için harcar.
Sabah iki saat trafikte bekler, akşam iki saat daha trafikte geçirir, sonra eve gelip “Hayat çok hızlı geçiyor” der.
İnsan gerçekten ilginç bir canlıdır: Tek başına yaptığı garip şeyden utanır, milyonlarca kişiyle birlikte yapınca kendisini normal hisseder.
Elbette ciddi ruhsal hastalıklarla alay etmek veya bunları önemsiz görmek doğru değildir. Psikoz gibi durumlar insanın hayatını zorlaştırabilir ve tedavi gerektirebilir.
Buradaki mesele başka: Farklı olmak her zaman hasta olmak değildir; çoğunlukta olmak da sağlıklı ve akıllı olmak anlamına gelmez.
Belki bu yüzden “Kim deli?” diye sormadan önce “Normali kim belirliyor?” diye sormalıyız.
Toplum bazen bu konuda ilginç bir mahkeme kuruyor: Çoğunluk hâkim, gelenek savcı, alışkanlık bilirkişi, farklı düşünen ise sanık.
Sonuçta delilik her zaman bilgelik değildir; ama normal olmak da akıllı olmanın garantisi değildir.
Deliler çoğunlukta olsaydı belki bu kez akıllıları hastaneye yatırırlardı. Raporlarına da şöyle yazarlardı:
“Hasta hâlâ kendisini normal zannediyor. Üstelik her söylenene inanmıyor. Tedaviye dirençli.”

