İnsan ömrünün en acı çelişkilerinden biri şu olsa gerek: Hiçbir şey getirmeden geldiğimiz dünyadan, her şey bizimmiş gibi yaşamaya çalışarak ayrılıyoruz.
Ne geliş tarihini biz belirliyoruz ne de gidiş tarihini; fakat aradaki birkaç on yılda ev, araba, para, unvan, makam ve itibar biriktirmek için öylesine yoruluyoruz ki sanki sonunda birileri önümüze bir karne koyacak ve “Tebrikler, dünyadan en fazla payı siz aldınız” diyecek.
Kur’an’ın yüzyıllar önce yaptığı tasvir, bugünün insanına şaşırtıcı derecede tanıdık geliyor: “Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir.” (Hadîd, 57/20)
Biz buna şimdi kariyer, yatırım, statü ve yaşam standardı gibi daha modern isimler veriyoruz; yarış pek değişmiyor.
Çocukken büyümek, gençken özgür olmak, yetişkin olduğumuzda para kazanmak, para kazanınca da daha fazlasını istiyoruz.
Küçük evden büyüğüne, eski arabadan yenisine, sıradan görevden daha yüksek makama koşuyoruz.
Ulaştığımız her hedef bir süre sonra sıradanlaşıyor ve uzakta yeni bir hedef beliriyor. Schopenhauer’in insanı ıstırap ile can sıkıntısı arasında gidip gelen bir sarkaca benzetmesi biraz da bundandır: Sahip olmadığımız şey bizi huzursuz ediyor, sahip olduğumuz şey ise kısa süre sonra heyecanını kaybediyor.
Modern insan bu eski sarkaca kredi kartını, kariyer planını ve sosyal medyayı da ekledi; artık sahip olmak da yetmiyor, başkalarının bizim sahip olduğumuzu görmesi gerekiyor. Ev güzel olacak ama komşununkinden biraz daha güzel, araba iyi olacak ama arkadaşımızınkinden biraz daha yeni, makam yüksek olacak ama mümkünse kapısında unvanımızı ilan eden gösterişli bir tabela da bulunacak.
Arzu hep genç kalıyor; yaşlanan yalnızca biziz.
Sonra bir gün bütün büyük hesapların arasına küçücük bir gerçek giriyor: Ölüm.
Yüz elli metrekare eve sığamayan insana birkaç metrekare toprak yetiyor; arabasının modelini beğenmeyen insanı son yolculuğunda başkasının kullandığı bir araç taşıyor, kartvizitine sığdıramadığı unvanların ise artık hiçbirine ihtiyaç kalmıyor. Bir isim, bir doğum tarihi, bir ölüm tarihi ve ikisinin arasında küçücük bir çizgi…
Yıllarca uğruna kavga ettiğimiz, birbirimizi kırdığımız ve “çok önemli” sandığımız bütün meseleler o çizginin içine sığıyor.
Kur’an’ın “Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya kadar oyaladı.” ikazı, insanın bu hazin koşuşturmasını bundan daha kısa nasıl anlatabilirdi? (Tekâsür, 102/1-2) Dünyaya sığamadık; sonunda birkaç metrekare bize fazla bile geldi.
Üstelik herkese o birkaç metrekare de nasip olmuyor.
Koca Yusuf’un naaşı Atlas Okyanusu’ndan çıkarılamadı; Titanic’te yüzlerce insan denizin derinliklerinde kaldı, Atılay ve Dumlupınar’ın denizcileri için sular son istirahatgâhına dönüştü.
Depremlerde, sellerde, savaşlarda, uçak ve gemi kazalarında kaybolan nice insanın yakınlarının başında durabileceği bir mezar taşı bile olmadı.
İnsan o zaman mezarın yalnızca ölünün yattığı yer olmadığını anlıyor; mezar biraz da yaşayanların yasına verilmiş bir adrestir.
Annenizin mezarına gider, hayattayken söyleyemediğiniz sözü söylersiniz; babanızın taşına dokunur, kaybettiğiniz çocuğunuza çiçek bırakırsınız.
Orada yatanın sizi duyup duymadığını bilemezsiniz ama yine de konuşursunuz, çünkü insanın bazen cevaba değil, konuşabileceği bir yere ihtiyacı vardır.
Acı olan şu ki yaşarken telefonuna cevap vermeyi ertelediğimiz insan öldüğünde mezarına ulaşmak için yüzlerce kilometre yol gidiyoruz.
Annemiz konuşurken sıkılıyor, öldüğünde sesini bir kez daha duyabilmek için neler vermezdik diyoruz; babamız aynı hikâyeyi üçüncü kez anlattığında gözümüz telefona kayıyor, mezarının başında ise “Keşke bir daha anlatsaydı” diye iç geçiriyoruz. Çocuğumuz “Benimle oynar mısın?” dediğinde “Sonra” diyoruz; sanki hepimizin cebinde sınırsız sayıda “sonra” varmış gibi.
Oysa mezarlıklar yarım kalmış “sonra”larla doludur: yapılmamış ziyaretler, söylenmemiş sözler, açılmamış telefonlar, bitirilmemiş küslükler ve bir türlü başlanamamış hayatlar…
Orada yatanların da ertesi gün yapacakları işleri, gelecek ay başlayacak planları ve gelecek yıl gerçekleştirecek hayalleri vardı.
Belki de insanın asıl yanılgısı öleceğini bilmemesi değil, ölüm bilgisini sürekli başkaları için geçerli sanmasıdır.
Hz. Peygamber’in “Dünyada bir garip yahut bir yolcu gibi ol.” ikazı tam da burada anlam kazanıyor.
İbn Ömer’in de bu öğütten hareketle “Akşama ulaştığında sabahı bekleme; sabaha ulaştığında akşamı bekleme.” dediği aktarılır. (Buhârî, Rikāk, 3; no. 6416)
İnsan elbette çalışacak, kazanacak, ev yapacak ve yarınını düşünecektir; mesele dünyadan el etek çekmek değil, dünyada kalıcıymış gibi yaşamamaktır.
Belki şükür de daha büyük eve taşındığımızda, maaşımız arttığında veya arabayı yenilediğimizde başlamıyor; bugün hâlâ arayabileceğimiz bir annemiz, sesini duyabileceğimiz bir babamız, sarılabileceğimiz bir çocuğumuz ve karşılıklı çay içebileceğimiz bir insan olduğunu fark ettiğimiz anda başlıyor.
Çünkü dünyayı kazanmak uğruna bir ömür harcamak mümkün; fakat ömür bittiğinde, ne yazık ki o dünyadan seninle giden hiçbir şey yok.

