Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN
Köşe Yazarı
Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN
 

İnsan düşündüğünü düşünür!

Düşünmek zahmetli bir iştir. İnsan düşündüğünü düşünür. Belki de düşünmenin önündeki ilk engel tam olarak budur. Çünkü görmekle anlamayı, duymakla bilmeyi, kanaat sahibi olmakla düşünmeyi birbirine karıştırmak son derece kolaydır. Gözümüz bir şey görür, kulağımız bir söz işitir, zihnimiz birkaç saniye içerisinde bir hüküm verir ve ardından son derece emin bir biçimde “Ben böyle düşünüyorum” deriz. Oysa gerçekten düşündük mü? Yoksa yalnızca gördüğümüz, duyduğumuz, alıştığımız veya bize söylenen şeylere zihinsel bir refleks mi geliştirdik? Belki çağımızın temel epistemolojik sorunlarından biri bilgisizlik değildir. Tam tersine, insanlık tarihinde hiçbir dönemde bu kadar çok enformasyona bu kadar kısa sürede ulaşılmamıştı. Sorun başka yerde olabilir: Enformasyonun çoğalmasıyla düşüncenin çoğalacağını varsaydık. Oysa malumat ile marifet, veri ile bilgi, görmek ile idrak etmek aynı şey değildir. Hatta bazen daha fazla enformasyon, daha fazla düşünce üretmek yerine yalnızca daha hızlı kanaat üretir. Beş duyumuz dünyayla kurduğumuz ilişkinin ilk kapılarıdır. Görürüz. Duyarız. Dokunuruz. Tadarız. Koklarız. Fakat bütün bunların bize sunduğu şey henüz hakikatin kendisi değildir. Bize ulaşan, hakikat hakkında ham malzemedir. Göz bir olay görür. Ama olayın neden gerçekleştiğini görmez. Kulak bir cümle duyar. Ama o cümlenin bağlamını işitmez. Bir fotoğraf görürüz. Ama fotoğrafın öncesini ve sonrasını görmeyiz. Bir istatistik okuruz. Ama o sayının hangi yöntemle üretildiğini bilmeyebiliriz. Bir insanın davranışına tanık oluruz. Ama niyetini bildiğimizi sanırız. İşte epistemolojik hata çoğu zaman tam burada başlar: Algının bize verdiğini, hakikatin tamamı sanmak. Oysa duyular veri sağlar. Hüküm veren akıldır. Ve akıl görevini yapmadığında boşluk uzun süre boş kalmaz. Onun yerini zan doldurur. Zan tehlikelidir; çünkü her zaman yanlış değildir. Her zaman yanlış olsaydı kolayca tanınırdı. Bazen doğru çıkar. Ve tam da bu nedenle insanı kendisine bağlar. Bir insan hakkında ilk izleniminiz oluşur. Sonra doğru çıkar. Zihin hemen bir ders çıkarır: “Ben insanları iyi tanırım.” Bir siyasi gelişme hakkında tahminde bulunursunuz. Tesadüfen gerçekleşir. Artık yalnızca kanaat sahibi değilsinizdir. Jeopolitik uzmanısınızdır. Bir hastalık hakkında internette üç paragraf okursunuz. Belirtilerden ikisi size uyar. Dördüncü paragrafta zihniniz tanıyı çoktan koymuştur. İnsan zihninin tuhaflığı burada yatar: Yanıldığı zaman gerekçe üretmekte, haklı çıktığı zaman ise bunu bilgeliğinin kanıtı saymakta son derece yeteneklidir. Bu nedenle Kur’an’ı Kerim’in “Zannın çoğundan sakının; çünkü zannın bir kısmı günahtır” (Hucurât, 49:12) uyarısı yalnızca ahlaki değil, aynı zamanda güçlü bir epistemik ihtiyat çağrısı olarak da okunabilir. Mesele insanın hiçbir kanaate sahip olmaması değildir. Mesele kanaatini hakikat mertebesine ne kadar kolay yükselttiğidir. Çünkü düşünmek zahmetlidir. Gerçek düşünce insanın yalnızca başkalarının fikirlerini değil, kendi fikirlerini de rahatsız eder. Düşünmek “Ben haklı mıyım?” diye sormaktır. Ama daha ileri bir aşamada “Neden haklı olduğuma bu kadar eminim?” diye de sorabilmektir. Daha da ileri gidersek “Hangi şartlarda fikrimi değiştirmeye razı olurum?” sorusuyla yüzleşmektir. İşte bu soru önemlidir. Çünkü hiçbir kanıtın değiştiremeyeceği bir kanaat artık düşünce olmaktan çıkmış olabilir. İnanç olabilir. Kimlik olabilir. Aidiyet olabilir. Önyargı olabilir. İdeoloji olabilir. Ama epistemolojik anlamda sınanabilir bir düşünce değildir. Gerçek düşüncenin ahlaki cesareti burada ortaya çıkar: İnsan, kendi yanılabilirliğini düşüncesinin içine dâhil edebiliyor mu? Burada bir üst basamağa çıkmak gerekir. Yalnızca “Ne düşünüyorum?” sorusunu değil, “Nasıl düşünüyorum?” sorusunu da sormalıyız. Bugün buna metabiliş veya metadüşünce diyebiliriz. Fakat mesele yeni değildir. İnsan zihninin kendi faaliyetini gözlemlemesi, klasik düşünce geleneklerinin de temel meselelerinden biridir. Çünkü zihnimiz tarafsız bir mahkeme değildir. Geçmiş deneyimlerimiz vardır. Korkularımız vardır. Aidiyetlerimiz vardır. Çıkarlarımız vardır. Sevdiğimiz ve nefret ettiğimiz insanlar vardır. İnanmak istediğimiz şeyler vardır. Ve bütün bunlar, farkında olmadan hakikatle aramıza girebilir. Dolayısıyla aklın en zor görevi dış dünyayı sorgulamak değildir. Kendisini sorgulamaktır.
Ekleme Tarihi: 03 Eylül 2026 -Perşembe
Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN

İnsan düşündüğünü düşünür!

Düşünmek zahmetli bir iştir.

İnsan düşündüğünü düşünür.

Belki de düşünmenin önündeki ilk engel tam olarak budur.

Çünkü görmekle anlamayı, duymakla bilmeyi, kanaat sahibi olmakla düşünmeyi birbirine karıştırmak son derece kolaydır. Gözümüz bir şey görür, kulağımız bir söz işitir, zihnimiz birkaç saniye içerisinde bir hüküm verir ve ardından son derece emin bir biçimde “Ben böyle düşünüyorum” deriz.

Oysa gerçekten düşündük mü?

Yoksa yalnızca gördüğümüz, duyduğumuz, alıştığımız veya bize söylenen şeylere zihinsel bir refleks mi geliştirdik?

Belki çağımızın temel epistemolojik sorunlarından biri bilgisizlik değildir.

Tam tersine, insanlık tarihinde hiçbir dönemde bu kadar çok enformasyona bu kadar kısa sürede ulaşılmamıştı.

Sorun başka yerde olabilir: Enformasyonun çoğalmasıyla düşüncenin çoğalacağını varsaydık.

Oysa malumat ile marifet, veri ile bilgi, görmek ile idrak etmek aynı şey değildir.

Hatta bazen daha fazla enformasyon, daha fazla düşünce üretmek yerine yalnızca daha hızlı kanaat üretir.

Beş duyumuz dünyayla kurduğumuz ilişkinin ilk kapılarıdır.

Görürüz.

Duyarız.

Dokunuruz.

Tadarız.

Koklarız.

Fakat bütün bunların bize sunduğu şey henüz hakikatin kendisi değildir.

Bize ulaşan, hakikat hakkında ham malzemedir.

Göz bir olay görür. Ama olayın neden gerçekleştiğini görmez.

Kulak bir cümle duyar. Ama o cümlenin bağlamını işitmez.

Bir fotoğraf görürüz. Ama fotoğrafın öncesini ve sonrasını görmeyiz.

Bir istatistik okuruz. Ama o sayının hangi yöntemle üretildiğini bilmeyebiliriz.

Bir insanın davranışına tanık oluruz. Ama niyetini bildiğimizi sanırız.

İşte epistemolojik hata çoğu zaman tam burada başlar: Algının bize verdiğini, hakikatin tamamı sanmak.

Oysa duyular veri sağlar. Hüküm veren akıldır.

Ve akıl görevini yapmadığında boşluk uzun süre boş kalmaz.

Onun yerini zan doldurur.

Zan tehlikelidir; çünkü her zaman yanlış değildir.

Her zaman yanlış olsaydı kolayca tanınırdı.

Bazen doğru çıkar.

Ve tam da bu nedenle insanı kendisine bağlar.

Bir insan hakkında ilk izleniminiz oluşur.

Sonra doğru çıkar.

Zihin hemen bir ders çıkarır: “Ben insanları iyi tanırım.”

Bir siyasi gelişme hakkında tahminde bulunursunuz.

Tesadüfen gerçekleşir.

Artık yalnızca kanaat sahibi değilsinizdir.

Jeopolitik uzmanısınızdır.

Bir hastalık hakkında internette üç paragraf okursunuz.

Belirtilerden ikisi size uyar.

Dördüncü paragrafta zihniniz tanıyı çoktan koymuştur.

İnsan zihninin tuhaflığı burada yatar: Yanıldığı zaman gerekçe üretmekte, haklı çıktığı zaman ise bunu bilgeliğinin kanıtı saymakta son derece yeteneklidir.

Bu nedenle Kur’an’ı Kerim’in “Zannın çoğundan sakının; çünkü zannın bir kısmı günahtır” (Hucurât, 49:12) uyarısı yalnızca ahlaki değil, aynı zamanda güçlü bir epistemik ihtiyat çağrısı olarak da okunabilir.

Mesele insanın hiçbir kanaate sahip olmaması değildir.

Mesele kanaatini hakikat mertebesine ne kadar kolay yükselttiğidir.

Çünkü düşünmek zahmetlidir.

Gerçek düşünce insanın yalnızca başkalarının fikirlerini değil, kendi fikirlerini de rahatsız eder.

Düşünmek “Ben haklı mıyım?” diye sormaktır.

Ama daha ileri bir aşamada “Neden haklı olduğuma bu kadar eminim?” diye de sorabilmektir.

Daha da ileri gidersek “Hangi şartlarda fikrimi değiştirmeye razı olurum?” sorusuyla yüzleşmektir.

İşte bu soru önemlidir.

Çünkü hiçbir kanıtın değiştiremeyeceği bir kanaat artık düşünce olmaktan çıkmış olabilir.

İnanç olabilir.

Kimlik olabilir.

Aidiyet olabilir.

Önyargı olabilir.

İdeoloji olabilir.

Ama epistemolojik anlamda sınanabilir bir düşünce değildir.

Gerçek düşüncenin ahlaki cesareti burada ortaya çıkar: İnsan, kendi yanılabilirliğini düşüncesinin içine dâhil edebiliyor mu?

Burada bir üst basamağa çıkmak gerekir.

Yalnızca “Ne düşünüyorum?” sorusunu değil, “Nasıl düşünüyorum?” sorusunu da sormalıyız.

Bugün buna metabiliş veya metadüşünce diyebiliriz.

Fakat mesele yeni değildir.

İnsan zihninin kendi faaliyetini gözlemlemesi, klasik düşünce geleneklerinin de temel meselelerinden biridir.

Çünkü zihnimiz tarafsız bir mahkeme değildir.

Geçmiş deneyimlerimiz vardır.

Korkularımız vardır.

Aidiyetlerimiz vardır.

Çıkarlarımız vardır.

Sevdiğimiz ve nefret ettiğimiz insanlar vardır.

İnanmak istediğimiz şeyler vardır.

Ve bütün bunlar, farkında olmadan hakikatle aramıza girebilir.

Dolayısıyla aklın en zor görevi dış dünyayı sorgulamak değildir. Kendisini sorgulamaktır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve torostimes.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.