Çukurova’da yaz, toprağın üstüne bir kere çöktü mü kolay kolay kalkmazdı. Öğle sıcağında pamuk yaprakları bile kıpırdamaz, sulama arklarının kıyısındaki kurbağalar susar, insanlar gölge neredeyse oraya sokulurdu. Uzakta Toroslar, sıcağın buğusu ardında silik bir mavilik gibi görünürdü.
Mahmut Ağa’nın konağı böyle bir ovanın ortasında, okaliptüslerle çevrili geniş bir avlunun içindeydi. Verandasında tavan pervanesi döner, mutfağında çay eksik olmazdı. Yolun ötesinden başlayan pamuk tarlaları göz alabildiğine uzanırdı. Traktörler onun, biçerdöver onun, çırçırdaki hisseler onundu. Köylünün kimi onun yanında çalışır, kimi tarlasını ondan kiralar, kimi de daha hasat gelmeden yiyeceği ekmeğin parasını ondan alırdı.
Köyde yağmurun ne zaman yağacağı bilinmezdi ama bir işin sonunda kimin kapısına varılacağı belliydi.
Mahmut Ağa sabahları verandaya çıkar, beyaz gömleğinin yakasını gevşetip çayını içerdi. Daha bardağın yarısına gelmeden avlu dolmaya başlardı.
“Sabahın hayrolsun ağam.”
“Bereketli olsun ağam.”
“Bugün de maşallah pek dinç gördüm seni.”
Ağa iyi uyuyamamışsa herkes uykusuzluğun kötülüğünden söz eder, çok uyumuşsa uykunun ömre faydasını anlatırdı. Biri lafının arasına girse öteki hemen kaşını çatardı:
“Hele dur, ağa bir sözünü bitirsin.”
Mahmut Ağa’nın sözü bazen yalnızca “Bu sene sıcak erken bastırdı,” olurdu. Yine de başlar ağır ağır sallanırdı. Çukurova’nın sıcağını ağadan duymak, belli ki başka türlü bir bilgi sayılırdı.
Konağın bir de köpeği vardı: Karabaş.
İri yapılı, kalın enseli, sarı tüylü bir hayvandı. Verandanın basamağına uzanır, sinekleri kuyruğuyla kovalar, ara sıra tek gözünü açıp gelenlere bakardı.
Köyün öteki köpekleri kasabın önünde bir parça sakatat için birbirine girerken Karabaş’ın yemeği bakır bir kapta gelirdi. Önünden geçenler adımlarını yavaşlatır, ağanın görebileceği bir yerdeyse mutlaka eğilip başını okşardı.
“Vay benim aslanım! Ağasının malını nasıl da bilir.”
“Şu hayvanın aklı bazı adamda yok vallahi.”
Karabaş çoğu zaman başını bile kaldırmazdı. Buna da bir mana bulunurdu:
“Ağır hayvan ağam. Öyle her önüne gelene yüz vermez.”
Mahmut Ağa güler, çayından bir yudum alırdı. Köpeği öven de bu gülüşü cebine koyar, biraz sonra asıl söyleyeceğine geçerdi.
“Ağam, bizim oğlanın işi vardı ya…”
Böyle böyle Karabaş’ın başı, köyün en çok okşanan başı oldu. Hayvan kendisine gösterilen sevginin hesabını bilmezdi; gölgede yatacağı yerle önüne konan yemeğe bakardı. Onu sevenlerin hesabıysa daha uzundu.
Bir eylül sabahı Karabaş öldü.
Pamuk toplama zamanıydı. Tarlalarda iş çok, hava hâlâ sıcaktı. Buna rağmen haber yayılır yayılmaz herkes vakit buldu. Kimi motosikletine atladı, kimi traktörü yol kenarına çekti, kimi komşusunun kamyonetine bindi. Öğle olmadan konağın önü araçla, avlusu insanla doldu.
Mahmut Ağa verandada oturuyordu. Köpeğin boş kalan yerine arada bir bakıyor, elindeki tespihi çeviriyordu.
Gelen yanına çömeliyor, gelen elini tutuyordu.
“Başın sağ olsun ağam.”
“Vallahi içimiz yandı.”
“Az hayvan değildi. Kaç senelik yoldaşındı senin.”
İçlerinden biri gözlerini de sildi. Gerçi Karabaş’ı her gördüğünde arkasından dolanırdı ama o gün hayvanla aralarında eski bir muhabbet varmış gibi konuştu.
“Ağam, beni ta uzaktan tanırdı bu. Sesimi duysa kalkardı.”
Kalkardı gerçekten; adam kapıya her gelişinde havlardı.
Avluya sandalyeler yetmedi. Kahveden tabure getirildi, çayın yanına ayran çıkarıldı. Bir ara kalabalık öyle arttı ki yoldan geçen biri önemli birinin öldüğünü sanıp aracını durdurdu. Meseleyi öğrenince kısa bir tereddüt geçirdi, sonra ceketini düzelterek içeri girdi. Mahmut Ağa’yla tanışmak için bundan uygun vakit bulamayabilirdi.
İkindiye doğru taziyenin arasından talepler baş göstermeye başladı.
“Ağam, acın tazeyken lafı olmaz ama şu senedin günü…”
“Hele bizim oğlanı da çırçıra aldırasan. İşsiz güçsüz dolanıp duruyor.”
“Gübre parasında bir el uzatsan bu yıl. Hasatta hesabı görürük.”
Herkes ağanın kederine ortak olmuştu; her birinin ortaklıktan küçük bir beklentisi vardı.
Akşam olunca Mahmut Ağa boşalan avluya baktı.
“Gördün mü İsmail?” dedi kâhyasına. “Millet işi gücü bıraktı geldi. Hatır gönül daha ölmemiş.”
İsmail, bardakları tepsiye dizerken başını eğdi.
“He ağam,” dedi. “Geldiler.”
Aradan birkaç yıl geçti. Bir gece Mahmut Ağa’nın kalbi durdu. Be sefer kendisi öldü.
Sabahın erken saatinde sela verildi. Ovada traktörler çalışmaya, kamyonlar ürün taşımaya devam etti. Haber kahveye ulaştığında bir süre sessizlik oldu. Ardından biri, ağanın oğlunun şehirden gelip gelmediğini sordu.
“Gelmiş,” dediler.
“İşlerin başına o mu geçecekmiş?”
Henüz cenaze yıkanmamıştı; fakat köyde yeni ağanın huyu konuşulmaya başlanmıştı.
Konakta sandalyeler dizildi. Verandanın altı sulandı, büyük çaydanlıklar ocağa kondu. İsmail, kapıdan her ses gelişinde başını kaldırdı. Karabaş’ın öldüğü gün avluya sığmayanların hiçbiri görünmüyordu.
Birinin kasabada işi vardı. Biri, “Akşama uğrarık,” demişti. Öteki, cenazeye yetişemediğini söylemek için daha cenaze kalkmadan mazeret hazırlamıştı. Ağadan borç alanlar, alacağın oğluna kalıp kalmayacağını öğrenmeye çalışıyordu. Çırçırda iş isteyen adam ise oğlunu yanına katmış, yeni sahibin nerede olduğunu soruyordu.
Mahmut Ağa’nın ardından duyulan merak, yine malına mülküne varıp dayanmıştı.
Öğleye doğru avluda birkaç akraba, iki yaşlı komşu, bir de yıllanmış hizmetkârlar vardı. Tavan pervanesi verandada boş yere dönüyordu. Ağanın sandalyesi duvarın dibine çekilmişti. Daha düne kadar o sandalyeye dönük duran bütün yüzler, şimdi başka bir kapı arıyordu.
İsmail, cenazeyi kaldırmak için kahveye adam yolladı.
“Hele birkaç kişi gelsin,” dedi. “Omuz verecek adam lazım.”
Karabaş’ın ölüsüne köy yetmemişti; Mahmut Ağa’nın tabutuna adam aranıyordu.
İnsanın tamahı, yıllar boyunca selamın içine, gülümsemenin ardına, uzatılan elin sıcaklığına yerleşmişti. Önceleri bir isteğin yanında az da olsa muhabbet bulunurdu belki. Sonra istek büyümüş, adamın kendisine ayrılan yer daralmıştı. Sonunda kimse ağanın nasıl olduğunu merak etmez olmuştu; ne verebileceğini bilmek yetiyordu. Verecek eli durunca ziyaretin de, hürmetin de, dostluğun da sebebi tükenmişti.
Akşamüstü Toroslar’ın çizgileri yeniden belirirken İsmail boş sandalyeleri toplamaya başladı. Kapının önünde duran yaşlı bir köylü, bastonunun ucuyla toprağı eşeledi.
“Ula İsmail,” dedi, “bunun itine gelen adamlar hani?”
İsmail bir sandalyeyi ötekinin üzerine koydu.
“O gün ağadan isteyecekleri vardı.”
İhtiyar, konağın açık kapısına baktı. İçeriden ağanın kızının ağlayışı geliyordu. Bir süre ikisi de sustu.
Sonra İsmail kapıya yürüdü.
“İti öldüğünde ağanın gönlünü almaya geldiler,” dedi. “Ağa öldü… Gönlünü alacakları adam kalmadı.”
Yoldan bir kamyon geçti. Ardında kalkan ince toz, avlunun duvarına kadar sokuldu. İsmail kapıyı örttü.
Ertesi sabah aynı kapı yeniden çalındı.
Gelen, ağanın oğlunu soruyordu.

