Oğlum Şamil, oku… Ama fazla ümitlenme! Diplomayı da alınca güzelce çerçevelet, duvara as. Sen bir yandan da sermaye bulmaya bak.
Üniversiteye başladın. Sana yıllarca “Oku, iyi bir diploma al, önün açılır” dediler. Sen de inandın. Biz de inandık. Çünkü bir zamanlar diploma yalnızca eğitim belgesi değil, aynı zamanda meslek, itibar ve daha iyi bir hayat vaadiydi.
Şimdi o vaat biraz eskidi oğlum. Diploma hâlâ gerekli olabilir; ama artık tek başına kapı açan anahtar değil. Bazen sadece kapının önüne kadar getiriyor; kapıyı açmak için para, çevre, beceri ve biraz da talih gerekiyor.
Sen yıllarca oku, sınavdan sınava koş, yüksek lisans yap, doktora yap, diploma üstüne diploma koy. Sonra hayat karşına çıkıp bütün akademik romantizmini tek soruyla dağıtabilir:
“İyi güzel de Şamil, ne kadar kazanıyorsun?”
İşte çağımızın kısa özeti burada.
Diploma ne bildiğini söyler; piyasa ise bildiğinin ne kadar para ettiğine bakar.
Sen geceni gündüzüne katıp uzmanlaşırsın; bir başkası senin yıllarca öğrendiğin bilgiyi maaş karşılığında satın alır. Mühendis hesaplar, profesör danışmanlık yapar, doktoralı uzman raporu hazırlar; son sözü patron söyler.
“Bilgi güçtür” derler. Doğrudur oğlum. Ama hayat bunun küçük dipnotunu üniversiteden sonra öğretir: Sermaye bazen bilgiyi bordroya bağlar.
Bilgi masaya fikir getirir; sermaye bazen masayı da satın alır. Platon bugün yaşasaydı “filozof kral” fikrinin altına belki şu soruyu eklerdi: “Filozof konuşsun da, şirketin yüzde 51’i kimde?”
Yanlış anlama Şamil. Burada zenginliği ya da iş insanını küçümsemiyorum. Sermaye oluşturmak, risk almak, üretmek, yatırım yapmak, fabrika kurmak ve insanlara iş vermek de ciddi bir beceridir.
Fakirliği romantikleştirmek, zenginliği kutsallaştırmak kadar anlamsızdır.
Benim derdim başka: Parayı zekânın, makamı liyakatin, gücü haklılığın, serveti de karakterin belgesi sanmaya başlamamız.
Bir şeyi erken öğren oğum: Bu dünyada kelimeler herkese aynı tarifeden satılmıyor.
Sen tanıdığını işe alırsan “torpil” olur, güçlü biri yaparsa “güvendiği kadroyla çalışıyor” denebilir.
Sen borçlanırsan “batmışsın”, büyük şirket borçlanırsa “finansal kaldıraç kullanıyor” olur.
Sen yanlış karar verirsen “beceremedi” derler; patron yanlış karar verirse “stratejik risk aldı” denir.
Sen fikrini değiştirirsen “tutarsızsın”, güçlü biri değiştirirse “konjonktürü doğru okudu” olabilir.
Anlayacağın Şamil, dövizin kuru piyasada değişiyor; itibarın ve kelimelerin kuru ise bazen insanın gücüne göre değişiyor.
Üniversitede sana etik dersi de verecekler. Dikkatle dinle oğlum. Çünkü mezun olduktan sonra teorisiyle pratiği arasında hayli ilginç mesafeler görebilirsin.
Kitapta “çıkar çatışması” diye öğrendiğin şeye dışarıda “ilişki yönetimi”, senin “adam kayırma” dediğine “güvenilir kadro”, fırsatçılık sandığın şeye “ticari refleks” denildiğini duyabilirsin.
Davranış aynı davranıştır; fakat kartvizit değişince kelime de değişebilir.
Sokrates’in işi de zormuş Şamil. Adam yıllarca Atina sokaklarında dolaşıp “İyi insan kimdir, erdem nedir?” diye sormuş.
Bugün yaşasa işi kolaydı: “Evi nerede? Arabası ne? Şirketi var mı? Kaç kişi çalıştırıyor? Çevresi nasıl?”
Tamamdır, karakter analizi bitti!
Aristoteles de boşuna erdem üzerine ciltler dolusu yazmış; bir mal varlığı beyanı isteseymiş mesele daha hızlı çözülürmüş.
Şaka bir yana oğlum, para insanın ekonomik başarısı hakkında bir şey söyleyebilir; fakat insanın değeri hakkında hüküm veremez.
Para emekle kazanılır, bilgiyle kazanılır, girişimcilikle kazanılır, mirasla edinilir, bazen doğru zamanda doğru yerde bulunarak kazanılır.
Dolayısıyla banka hesabından zekâ, tapu kaydından erdem, otomobil markasından karakter ölçmeye başladığın anda pusulan şaşar.
Yarın bir gün evlilik çağına geldiğinde bunu daha iyi anlayacaksın. Eskiden “Oğlan hangi okuldan mezun?” diye sorulurdu. Şimdi soru seti biraz daha somut: “Ne iş yapıyor? Maaşı ne kadar? Evi var mı? Arabası var mı? Geleceği nasıl?”
Bunları soranları hemen ayıplama Şamil. Hayat pahalı; kira romantizmle, elektrik faturası şiirle ödenmiyor, market kasasında felsefi derinliğe indirim uygulanmıyor. Ekonomik güvence istemek anlaşılır bir şeydir.
Ama ekonomik güvence başka, insanın bütün değerini ekonomik varlığıyla ölçmek başka şeydir.
İkisini birbirine karıştırırsan evlilik iki insanın hayat arkadaşlığından çıkıp küçük çaplı şirket birleşmesine döner.
Şimdi bana diyeceksin ki: “Baba, madem dünya böyle, ben niye üniversite okuyorum?”
İşte oğlum, asıl mesele burada başlıyor.
Sen üniversiteyi yalnızca iş bulmak için okursan, üniversiteyi dört yıllık meslek kursuna indirgemiş olursun. Üniversite sana yalnızca nasıl para kazanacağını değil, kazandığın parayla ne yapacağını; yalnızca nasıl başarılı olacağını değil, başarı dediğin şeyin ne olduğunu sorgulamayı da öğretmelidir.
Üniversite sana düşünmeyi öğretmeli Şamil. Kanıtla kanaati ayırmayı, bilmediğin yerde “bilmiyorum” diyebilmeyi, kalabalığın peşinden körü körüne gitmemeyi, güçlü olanla haklı olanın aynı şey olmadığını kavramayı…
Bir profesörün yanılabileceğini, diplomasız bir insanın çok şey bilebileceğini; üç diplomalı birinin ise hayata dair pek az şey öğrenmiş olabileceğini görebilmeyi öğretmeli.
Onun için oğlum, diploman olsun ama diploman seni kibirli yapmasın. Paran olsun ama paran seni ölçüsüz yapmasın. Makamın olsun ama makamını kişiliğin sanma.
Bir gün patron olursan masana gelen mühendisi küçümseme. Mühendis olursan patrona “parası var ama cahil” deyip geçme.
Akademisyen olursan esnafın hayat bilgisini hafife alma. Esnaf olursan profesörün yıllarca biriktirdiği bilgiyi “Ben hayat üniversitesinden mezunum” diyerek küçümseme.
Hayat üniversitesi diye diploma dağıtan bir kurum yok oğlum; ama hayatın öğrettikleri de her kitapta yazmaz. Akıllı insan ikisinden de öğrenir.
Bir gün yönetici olursan sana sürekli “Haklısınız efendim” diyenlerden de biraz şüphe et. Herkes seni alkışlamaya başladığında arada dönüp kendine şu soruyu sor: “Ben gerçekten doğru mu yapıyorum, yoksa bunlar maaşlarını benden aldıkları için mi alkışlıyor?” İnan oğlum, bazen bu soru birkaç yüksek lisanstan daha öğreticidir.
Bir de sana çağımızın sihirli kelimesini söyleyeyim: Network!
Yap tabii. Ama network deyince yalnızca zenginlerin, yöneticilerin ve güçlülerin telefon numaralarını toplamayı anlama. Garsona da düzgün konuş, güvenlik görevlisine de selam ver, temizlik görevlisini de gör, hocanı da dinle, senden güçsüz olana da saygı göster. Çünkü gerçek network, güçlü insanları tanımak değildir; sen güçlü olmadığında da insanların seni tanımak istemesidir.
Para kazan Şamil. Hem de mümkünse çok kazan. Üret, yatırım yap, girişim kur, insanlara iş ver. Para kazanmaktan utanma.
Ama bir gün paran arttığında kendini otomatik olarak daha akıllı, daha değerli, daha haklı ve daha erdemli görmeye başlarsan, bil ki sermayen büyürken sen küçülmeye başlamışsın.
Şunu da cebine koy oğlum:
Bilgi sana ne yapabileceğini öğretir.
Sermaye onu yapabilme imkânı verir.
Güç başkalarına yaptırabilmeni sağlar.
Karakter ise bütün bunları yapabilecek durumdayken neyi yapmaman gerektiğini söyler.
Üniversiteden mezun olduğunda mümkünse dört şeyin olsun Şamil: Bir diploman, bir mesleğin, para kazanabilecek bir becerin ve satın alınamayacak bir karakterin.
İlk üçünü kaybedersen yeniden kazanabilirsin. Dördüncüyü kaybedersen, ilk üçünün pek anlamı kalmaz.
Bizim zamanımızda büyükler çocuklarına “Oku oğlum, adam ol” derlerdi. Şimdi topluma bakınca nasihat biraz değişmiş gibi: “Evladım, adam olmak uzun mesele… Sen önce zengin ol. Zekâyı, itibarı, başarıyı, vizyonu, hatta bazen erdemi bile toplum sana sonradan yakıştırır.”
Sen bu son nasihati fazla ciddiye alma Şamil.
Diplomayı duvara as. Sermayeyi de bul. Para da kazan. Ama aklını, vicdanını ve karakterini sakın duvara asma.
Çünkü gün gelir diplomanın modası geçer, şirketin el değiştirir, paran azalır, makamın biter, telefonlarına daha az insan çıkar ve kapında bekleyenler başka kapılara gider.
İşte o gün hayat sana son bir mezuniyet sınavı yapar. Diplomana bakmaz, banka hesabını sormaz, kartvizitini hiç umursamaz.
Sana yalnızca bir soru sorar: “Şamil, bütün bunlara sahipken nasıl bir adamdın?”

