Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN
Köşe Yazarı
Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN
 

Uzaklar yakın oldu, yakınlar uzak!

İnsanlık binlerce yıl uzaklığı yenmeye çalıştı; sonunda uzaklığı yendi, bu kez yakındakini kaybetmeye başladı. İlginç zamanlarda yaşıyoruz: dijital çağ, dijital insan, dijital düşünme, dijital zihin… Yirmi-otuz yıl önce hayal bile edemeyeceğimiz şeyler bugün sıradan. Konya’daki bir anne Almanya’daki çocuğuyla görüntülü konuşuyor, İstanbul’daki çalışan Amerika’daki toplantıya evinden katılıyor, dünyanın öbür ucuna saniyeler içinde para gönderilebiliyor. Uzaklık artık iletişim açısından ciddi bir engel değil; iletişim her yerde ve her zaman mümkün. Eskiden telefon evin bir köşesindeydi; bugün banka, gazete, televizyon, okul, alışveriş, navigasyon, iş ve sosyal hayat cebimizde. Restoranda menü QR kodunda, hastane randevusu telefonda, yol tarifini navigasyon veriyor. Telefon hayatımızdaydı; şimdi hayatımız telefonun içinde. Ama iletişimin çoğalması, insanın insana yaklaşması anlamına gelmedi. Aynı sofrada anne Instagram’da, baba haberlerde, çocuk kısa videolarda, genç WhatsApp’ta; aile birlikte ama herkes başka yerde. Aile grubuna günaydın mesajı ve çiçekli böcekli “Hayırlı cumalar” görseli göndermeyi ihmal etmiyoruz ama bazen annemizi arayıp “Nasılsın?” demeyi unutuyoruz. Konserde sanatçı sahnede, seyircinin yarısı onu telefon ekranından izliyor. Doğum günü pastasında çocuk mumu üfleyecek, bir ses yükseliyor: “Dur, önce fotoğraf!” Tatile gidiyoruz, manzarayı seyretmeden paylaşım hazırlıyoruz; yemek geliyor, yemeden önce fotoğrafını çekiyoruz. İnsan artık yalnızca hayatını yaşamıyor; kendi hayatının reklam ajansını da işletiyor. Dijital çağın görünmez sloganı sanki şu: “Görünmüyorsa yaşanmamıştır.” Bir de özgürlük meselesi var. Akşam internette bir ayakkabıya bakıyoruz; ertesi gün ayakkabı bizi takip etmeye başlıyor. Haber sitesinde ayakkabı, sosyal medyada ayakkabı, videonun arasında yine ayakkabı… Biz onu bir kez gördük, o bizi üç gün bırakmıyor! Algoritma neye baktığımızı, hangi videoda biraz fazla durduğumuzu, neye kızdığımızı ve ne satın aldığımızı öğreniyor. Biz seçiyoruz ama önümüze hangi seçeneklerin getirileceğini her zaman biz belirlemiyoruz. Eskiden mağazaya gider, ürünü görür, fiyatını sorar, eve gelir, düşünürdük. Şimdi gece yarısı koltukta otururken üç dokunuşla alışveriş tamam. Ertesi gün kargo geliyor; paketi açınca bazen kendimize soruyoruz: “Ben bunu niye aldım?” Teknoloji mesafeyi azalttığı gibi beklemeyi de azalttı. Oysa insan bazen beklerken düşünür, özlerken kıymet bilirdi. Hakikatle ilişkimiz ise daha da tuhaf. Eskiden “Gözümle gördüm” güçlü bir kanıttı; şimdi gözümüzle gördüğümüz videoya “Yapay zekâ mı?” diye soruyoruz. Bir insan hiç söylemediği sözü söylerken, hiç gitmediği yerde gezerken gösterilebiliyor. Aynı olay hakkında iki kişinin telefonuna bambaşka haberler ve yorumlar düşüyor. Birkaç video izliyoruz, algoritma benzerlerinden onlarcasını getiriyor; bir süre sonra “Herkes benim gibi düşünüyor” sanıyoruz. Sonra aile yemeğinde iki kişi aynı Türkiye’yi anlatıyor ama sanki iki ayrı ülkede yaşıyor. İnsanlık yüzyıllarca bilgiye ulaşmak için mücadele etti; sonunda neredeyse bütün bilgiyi cebine koydu. Şimdi yeni problemimiz hangisinin doğru olduğunu bulmak: Bilgi kıtlığını yendik, hakikat krizine yakalandık. Elbette mesele teknolojiden kaçmak değil; teknolojiyi kullanırken hayatı kaçırmamak. Görüntülü konuşma kilometreleri ortadan kaldırıyor, navigasyon yolumuzu buluyor, internet bilgiye saniyeler içinde ulaştırıyor, yapay zekâ saatler süren işleri dakikalara indirebiliyor. Büyük imkânlar bunlar. Ama hiçbir uygulama annemizle içmediğimiz çayı, çocuğumuzla oynamadığımız oyunu, dostumuzla yapmadığımız sohbeti ve sevdiğimiz insana ayırmadığımız zamanı geri getiremiyor. Belki dijital çağın gerçek özgürlüğü bazen telefonu masaya bırakabilmek, gelen mesaja hemen cevap vermemek, bir konseri kaydetmeden dinlemek, yemeği fotoğrafını çekmeden yemek ve karşımızdaki insan konuşurken gerçekten yüzüne bakabilmektir. Çünkü dikkatimizi nereye veriyorsak zamanımızı, zamanımızı nereye veriyorsak ömrümüzü oraya bırakıyoruz. Dünyanın öbür ucundaki insana bir saniyede ulaşmayı başardık. Şimdi önümüzde daha zor bir mesele var: Aynı sofrada oturduğumuz insana yeniden ulaşabilecek miyiz?
Ekleme Tarihi: 06 Ekim 2026 -Salı
Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN

Uzaklar yakın oldu, yakınlar uzak!

İnsanlık binlerce yıl uzaklığı yenmeye çalıştı; sonunda uzaklığı yendi, bu kez yakındakini kaybetmeye başladı.

İlginç zamanlarda yaşıyoruz: dijital çağ, dijital insan, dijital düşünme, dijital zihin…

Yirmi-otuz yıl önce hayal bile edemeyeceğimiz şeyler bugün sıradan.

Konya’daki bir anne Almanya’daki çocuğuyla görüntülü konuşuyor, İstanbul’daki çalışan Amerika’daki toplantıya evinden katılıyor, dünyanın öbür ucuna saniyeler içinde para gönderilebiliyor.

Uzaklık artık iletişim açısından ciddi bir engel değil; iletişim her yerde ve her zaman mümkün.

Eskiden telefon evin bir köşesindeydi; bugün banka, gazete, televizyon, okul, alışveriş, navigasyon, iş ve sosyal hayat cebimizde.

Restoranda menü QR kodunda, hastane randevusu telefonda, yol tarifini navigasyon veriyor. Telefon hayatımızdaydı; şimdi hayatımız telefonun içinde.

Ama iletişimin çoğalması, insanın insana yaklaşması anlamına gelmedi.

Aynı sofrada anne Instagram’da, baba haberlerde, çocuk kısa videolarda, genç WhatsApp’ta; aile birlikte ama herkes başka yerde.

Aile grubuna günaydın mesajı ve çiçekli böcekli “Hayırlı cumalar” görseli göndermeyi ihmal etmiyoruz ama bazen annemizi arayıp “Nasılsın?” demeyi unutuyoruz.

Konserde sanatçı sahnede, seyircinin yarısı onu telefon ekranından izliyor.

Doğum günü pastasında çocuk mumu üfleyecek, bir ses yükseliyor: “Dur, önce fotoğraf!”

Tatile gidiyoruz, manzarayı seyretmeden paylaşım hazırlıyoruz; yemek geliyor, yemeden önce fotoğrafını çekiyoruz.

İnsan artık yalnızca hayatını yaşamıyor; kendi hayatının reklam ajansını da işletiyor. Dijital çağın görünmez sloganı sanki şu: “Görünmüyorsa yaşanmamıştır.”

Bir de özgürlük meselesi var.

Akşam internette bir ayakkabıya bakıyoruz; ertesi gün ayakkabı bizi takip etmeye başlıyor. Haber sitesinde ayakkabı, sosyal medyada ayakkabı, videonun arasında yine ayakkabı…

Biz onu bir kez gördük, o bizi üç gün bırakmıyor! Algoritma neye baktığımızı, hangi videoda biraz fazla durduğumuzu, neye kızdığımızı ve ne satın aldığımızı öğreniyor. Biz seçiyoruz ama önümüze hangi seçeneklerin getirileceğini her zaman biz belirlemiyoruz.

Eskiden mağazaya gider, ürünü görür, fiyatını sorar, eve gelir, düşünürdük.

Şimdi gece yarısı koltukta otururken üç dokunuşla alışveriş tamam. Ertesi gün kargo geliyor; paketi açınca bazen kendimize soruyoruz: “Ben bunu niye aldım?”

Teknoloji mesafeyi azalttığı gibi beklemeyi de azalttı. Oysa insan bazen beklerken düşünür, özlerken kıymet bilirdi.

Hakikatle ilişkimiz ise daha da tuhaf.

Eskiden “Gözümle gördüm” güçlü bir kanıttı; şimdi gözümüzle gördüğümüz videoya “Yapay zekâ mı?” diye soruyoruz.

Bir insan hiç söylemediği sözü söylerken, hiç gitmediği yerde gezerken gösterilebiliyor. Aynı olay hakkında iki kişinin telefonuna bambaşka haberler ve yorumlar düşüyor.

Birkaç video izliyoruz, algoritma benzerlerinden onlarcasını getiriyor; bir süre sonra “Herkes benim gibi düşünüyor” sanıyoruz.

Sonra aile yemeğinde iki kişi aynı Türkiye’yi anlatıyor ama sanki iki ayrı ülkede yaşıyor.

İnsanlık yüzyıllarca bilgiye ulaşmak için mücadele etti; sonunda neredeyse bütün bilgiyi cebine koydu. Şimdi yeni problemimiz hangisinin doğru olduğunu bulmak: Bilgi kıtlığını yendik, hakikat krizine yakalandık.

Elbette mesele teknolojiden kaçmak değil; teknolojiyi kullanırken hayatı kaçırmamak.

Görüntülü konuşma kilometreleri ortadan kaldırıyor, navigasyon yolumuzu buluyor, internet bilgiye saniyeler içinde ulaştırıyor, yapay zekâ saatler süren işleri dakikalara indirebiliyor. Büyük imkânlar bunlar.

Ama hiçbir uygulama annemizle içmediğimiz çayı, çocuğumuzla oynamadığımız oyunu, dostumuzla yapmadığımız sohbeti ve sevdiğimiz insana ayırmadığımız zamanı geri getiremiyor.

Belki dijital çağın gerçek özgürlüğü bazen telefonu masaya bırakabilmek, gelen mesaja hemen cevap vermemek, bir konseri kaydetmeden dinlemek, yemeği fotoğrafını çekmeden yemek ve karşımızdaki insan konuşurken gerçekten yüzüne bakabilmektir.

Çünkü dikkatimizi nereye veriyorsak zamanımızı, zamanımızı nereye veriyorsak ömrümüzü oraya bırakıyoruz.

Dünyanın öbür ucundaki insana bir saniyede ulaşmayı başardık. Şimdi önümüzde daha zor bir mesele var: Aynı sofrada oturduğumuz insana yeniden ulaşabilecek miyiz?

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve torostimes.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.