Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN
Köşe Yazarı
Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN
 

Beynimizi kim yıkıyor?

Dün karşılaştığım birkaç arkadaşımla uzun bir çay sohbeti yaptık. Sohbetin konusu bugünlerde yaygınlaşan kafa ağrısı, halsizlik, bitkinlik, çeşitli sağlık şikâyetleri oldu. Herkesin bir teorisi vardı. Çukurova’nın akşam serinliği kapı aralığından içeri süzülüyordu. Restoranın cam kenarındaki masaya yerleşmiştik. Çayların buğusu yüzümüze vuruyor, mutfaktan gelen tabak sesleri sözümüzün arasına karışıyordu. Günün yorgunluğunu sandalyelerin arkasına asmış gibiydik; ama omuzlarımız bir türlü hafiflemiyordu. Tamer emekli polisti. Bir meseleyi anlatırken ayrıntıları unutmuyor, sözü bir yerinden tutup öbür ucuna kadar götürüyordu. O akşam da telefonunu çıkarıp gözlüğünü düzeltti. “Hele şuna bir bakın,” dedi. “Biz başımız ağrıyor, mevsimdendir deyip geçiyok. Dünya nelerle uğraşıyor.” Hüseyin, emekli bir ilahiyatçıydı. Çayını karıştırmayı bırakıp Tamer’e döndü. “Hayırdır, gene ne buldun?” “Bulutlara müdahale ediyorlar. Elektrikle, ses dalgalarıyla yağmur yağdırmaya uğraşıyorlar. Okuduğum yazı, bunların insan beynine de etkisi olabileceğini söylüyor.” Telefonu masanın ortasına uzattı. Ekranda frekanslardan, iyonizasyon kulelerinden, insanın ruh hâlini değiştirebileceği ileri sürülen görünmez dalgalardan söz ediliyordu. Yazı ilerledikçe gökyüzü daralıyor, insanın kafasının içine kadar sokuluyordu. Tamer bazı bölümleri sesli okudu. Bulut damlacıkları, beyin dalgaları, korku, uyuşukluk, itaat… Kelimeler peş peşe sıralandıkça masaya bir tedirginlik çöktü. Hüseyin gözlüğünün üzerinden baktı. “Hepsi birbirine bağlanmış da aradaki bağın sağlamlığı ne, onu anlayamadım,” dedi. “Buluta tesir eden şeyin insanın düşüncesini de yönettiğini nerden biliyok?” Tamer parmağını ekranda gezdirdi. “Ben de kesin böyledir demiyom. Ama insan kuşkulanıyor.” Kuşkulanıyorduk. Çünkü başımız ağrıyordu. Çünkü geceleri uyuyup sabahları dinlenemiyorduk. İnsan bir sıkıntının sebebini bulamayınca, kendisine uzatılan açıklamayı daha sıkı tutuyordu. “Şu frekans meselesini ayrıca anlamak lazım,” dedim. “İki yerde aynı sayıların geçmesi, birinin ötekini yönettiğini göstermiyor.” Tamer başını salladı. Sonra elindeki telefonu kaldırdı. “Uzağa gitmeyek. Ben şunda yapay zekâ da kullanıyom artık. Ama konuştuğumuzun, yazdığımızın kaydedildiğini söylüyorlar. Bizim hakkımızda ne kadar bilgi birikiyor, düşünsenize.” Hüseyin’in önündeki telefonun ekranı o sırada aydınlandı. Üçümüz birden baktık. Bir bildirimdi. Hüseyin okumadan ters çevirdi. Tamer, istihbarat örgütlerinin telefonlar üzerinden insanları yönlendirdiğine ilişkin iddiaları anlattı. Bazı ülkelerde seçim zamanları sinyaller gönderilerek insanların oy verme davranışlarının değiştirildiğini okuduğunu söyledi. Hüseyin kaşlarını kaldırdı. “Dur hele Tamer. Haber gösterip adamın fikrini etkilemek başka, kafasına sinyal gönderip oyunu değiştirmek başka. Hangisini diyon?” “Yazıda ikisi de var.” “E, o zaman ikisinin de delilini ayrı arayacaz.” Tamer telefonu kendine çekti. Yazının içinde bir kaynak bulmaya çalıştı. Ekran aşağı indikçe iddialar büyüyor, fakat onları taşıyacak dayanaklar bir türlü görünmüyordu. Tam o sırada Ali Abi geldi. Restoranın sahibiydi. Elindeki çaydanlığı eğip bardaklarımızı doldurdu. Baş ağrısından konuştuğumuzu duyunca doğruldu. “Ula, saydığınızın hepsi bende var!” Çaydanlığı yan masaya bıraktı. Bir eliyle ensesini kavradı, ötekiyle şakağını gösterdi. “Önce şuram tutuluyor. Sonra ağrı buraya vuruyor. Sabah kalkıyom, sanki gece sabaha kadar çuval taşımışım. Akşam oldu mu dizlerimin bağı çözülüyor.” Bir sandalye çekip yanımıza oturdu. “Siz bunun sebebini bulduysanız bana da söyleyin hele.” “Daha araştırıyoz Ali Abi,” dedi Hüseyin. “Şimdi telefonlara geldik.” Ali Abi önlüğünün cebinden telefonunu çıkarıp masaya koydu. “Bunun çalmadığı vakit mi var? Müşteri arar, malcı arar, evden ararlar. Bazen çalmadığı hâlde çalıyor sanıyom.” Güldük. Ali Abi de güldü ama eli ensesinde kaldı. Tamer bu kez kredi kartlarından söz etti. Harcamalarımızın kayda dönüştüğünü, kartlarla ilgili bilgilerin çeşitli sistemlerde işlendiğini anlattı. Ardından bütün bu bilgilerin belirli merkezlerde toplandığına ilişkin okuduklarını aktardı. Ali Abi kasanın yanındaki cihazı gösterdi. “Milletin cebinde para kalmadı ki. Çayı bile kartla içiyolar.” Hüseyin sordu: “Hangi bilgi, kimin elinde tutuluyor, onu biliyo muyuz?” Sohbetin düğümü burada sıkıştı. Bir işlemin kaydının bulunmasıyla herkesin bütün hayatının tek bir gizli merkezden yönetilmesi arasında açıklanması gereken uzun bir yol vardı. Biz o yolu birkaç cümlede geçiyorduk. Tamer çayından bir yudum aldı. “Benim derdim de o ya. Neyi kim biliyor, haberimiz olsun.” Bu isteği anlıyordum. İnsan kendi hayatının kapısını kimin açtığını bilmek istiyordu. Fakat kapının önündeki her gölgeye aynı adı verirsek gerçek ziyaretçiyi nasıl tanıyacaktık? Tamer’in açtığı yazıda “akıllı toz” diye bir bölüm de vardı. Küçücük parçacıkların havayla, suyla bedene girdiği, sonra insanın uzaktan yönlendirilebildiği ileri sürülüyordu. Bir başka bölümde gökyüzüne büyük görüntüler yansıtılacağı, insanların korkutularak ortak bir iradeye boyun eğdirileceği anlatılıyordu. Ali Abi dikkatle dinledi. “İyi de bunları yapanı gören var mı, ölçen biçen var mı?” Tamer ekrana baktı. “Burada gösterilmemiş.” Ali Abi sandalyesine yaslandı. “Benim baş ağrısı burdan çıktı, göğün tepesine vardı. Bari dönerken bir çaresini de getirse.” Gülüşümüz restoranın uğultusuna karıştı. Bir süre sonra Hüseyin telefonunu eline aldı. Açmadı, avucunda tuttu. “Sabah gözümü açıyom, önce buna bakıyom,” dedi. “Akşam yatarken son gene buna bakıyom. Kimi gün bir habere öfkeleniyom, az sonra başka bir şeye üzülüyom. Sofrada bile aklım orda kalıyor.” Tamer başını kaldırdı. “Bende de öyle.” Hüseyin telefonu masaya bıraktı. “İnsanın aklını meşgul etmek için illa gökten bir şey göndermek gerekmiyor herhâlde.” Ben de kendi gecelerimi düşündüm. “Bir şuna bakıp kapatacağım” diye uzanan saatleri… Hiç tanımadığım insanların kavgalarını yatağıma kadar taşıyışımı… Sabah olduğunda, daha gün başlamadan içimde birikmiş o kalabalığı… Camın dışında yağmur başlamıştı. Sokak lambasının altında ince çizgiler beliriyor, gelip geçenler adımlarını sıklaştırıyordu. Ali Abi’ye kaç saat çalıştığını sorduk. Sabah erkenden geldiğini anlattı. Hazırlık, alışveriş, mutfak, hesap, personel… Son müşteri kalkınca da işi bitmiyordu. Biz dinlerken kasadan seslendiler. Eliyle biraz beklemelerini işaret etti. Telefonu titredi; baktı, kapattı. “Yemeği ne vakit yiyosun?” diye sordu Tamer. Ali Abi durdu. “Arada yiyoruz işte.” Başının neden ağrıdığını o masada bilemezdik. Ama ilk defa ağrının etrafındaki hayatı görüyorduk. Birkaç dakika önce gökyüzündeki kulelerden konuşurken yanı başımızdaki adamın öğle yemeğine vakit bulamadığını bilmiyorduk. “Doktora gittin mi bari?” dedi Hüseyin. “Gidecem. İşler bir hafiflesin.” “Ali Abi, sen randevuyu al hele,” dedi Tamer. “İş dediğin yarın da burda.” Ali Abi telefonunu eline aldı. Bu defa önüne düşen bir yazıyı okumak için değil, kendisine bir vakit ayırmak için ekrana baktı. Tamer de ilk açtığı metne geri döndü. Bir süre sessizce okudu. “Biz meslekte birinin anlattığını dinlerdik,” dedi. “Sonra sorardık: Sen bunu gördün mü, birinden mi duydun?” Başını kaldırıp bize baktı. “Burda o soruyu atlamışız biraz.” Hüseyin gülümsedi. “Çay sohbetinde de lazım demek.” Akşam müşterileri gelmeye başlamıştı. Ali Abi kalktı, kapıya yürürken bir masanın örtüsünü düzeltti. Az sonra dönüp telefonunu gösterdi. “Randevu aldım.” Tamer gözlüğünü çıkarıp cebine koydu. “Ben de şu seçim meselesinin kaynağını bulayım. Bir dahaki sefere ona bakarız.” Hesabı ödeyip dışarı çıktık. Saçağın altında kısa bir süre yağmurun dinmesini bekledik. Tamer’le Hüseyin başka yöne gidecekti. El sıkışıp ayrıldık. Eve doğru yürürken telefonum titredi. Tamer yazıyı göndermişti. Altına da şunu yazmıştı: “Şimdilik okuyak ama hemen inanmayak.” Gülümsedim. Tam cevap yazacaktım ki yeni bir bildirim düştü. Büyük harfli, aceleci bir başlık… Parmağım alışkanlıkla üstüne gitti. Sonra masadaki sohbeti hatırladım. Ekranı kapattım. Yağmur saçlarıma değiyordu. Yolun karşısında bir turunç ağacının yaprakları sokak ışığında parlıyordu. Az önceki başlığın benden ne istediğini, eve kadar düşünmeye vaktim vardı.
Ekleme Tarihi: 20 Ekim 2026 -Salı
Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN

Beynimizi kim yıkıyor?

Dün karşılaştığım birkaç arkadaşımla uzun bir çay sohbeti yaptık. Sohbetin konusu bugünlerde yaygınlaşan kafa ağrısı, halsizlik, bitkinlik, çeşitli sağlık şikâyetleri oldu. Herkesin bir teorisi vardı.

Çukurova’nın akşam serinliği kapı aralığından içeri süzülüyordu. Restoranın cam kenarındaki masaya yerleşmiştik. Çayların buğusu yüzümüze vuruyor, mutfaktan gelen tabak sesleri sözümüzün arasına karışıyordu. Günün yorgunluğunu sandalyelerin arkasına asmış gibiydik; ama omuzlarımız bir türlü hafiflemiyordu.

Tamer emekli polisti. Bir meseleyi anlatırken ayrıntıları unutmuyor, sözü bir yerinden tutup öbür ucuna kadar götürüyordu. O akşam da telefonunu çıkarıp gözlüğünü düzeltti.

“Hele şuna bir bakın,” dedi. “Biz başımız ağrıyor, mevsimdendir deyip geçiyok. Dünya nelerle uğraşıyor.”

Hüseyin, emekli bir ilahiyatçıydı. Çayını karıştırmayı bırakıp Tamer’e döndü.

“Hayırdır, gene ne buldun?”

“Bulutlara müdahale ediyorlar. Elektrikle, ses dalgalarıyla yağmur yağdırmaya uğraşıyorlar. Okuduğum yazı, bunların insan beynine de etkisi olabileceğini söylüyor.”

Telefonu masanın ortasına uzattı. Ekranda frekanslardan, iyonizasyon kulelerinden, insanın ruh hâlini değiştirebileceği ileri sürülen görünmez dalgalardan söz ediliyordu. Yazı ilerledikçe gökyüzü daralıyor, insanın kafasının içine kadar sokuluyordu.

Tamer bazı bölümleri sesli okudu. Bulut damlacıkları, beyin dalgaları, korku, uyuşukluk, itaat…

Kelimeler peş peşe sıralandıkça masaya bir tedirginlik çöktü.

Hüseyin gözlüğünün üzerinden baktı.

“Hepsi birbirine bağlanmış da aradaki bağın sağlamlığı ne, onu anlayamadım,” dedi. “Buluta tesir eden şeyin insanın düşüncesini de yönettiğini nerden biliyok?”

Tamer parmağını ekranda gezdirdi.

“Ben de kesin böyledir demiyom. Ama insan kuşkulanıyor.”

Kuşkulanıyorduk. Çünkü başımız ağrıyordu. Çünkü geceleri uyuyup sabahları dinlenemiyorduk. İnsan bir sıkıntının sebebini bulamayınca, kendisine uzatılan açıklamayı daha sıkı tutuyordu.

“Şu frekans meselesini ayrıca anlamak lazım,” dedim. “İki yerde aynı sayıların geçmesi, birinin ötekini yönettiğini göstermiyor.”

Tamer başını salladı. Sonra elindeki telefonu kaldırdı.

“Uzağa gitmeyek. Ben şunda yapay zekâ da kullanıyom artık. Ama konuştuğumuzun, yazdığımızın kaydedildiğini söylüyorlar. Bizim hakkımızda ne kadar bilgi birikiyor, düşünsenize.”

Hüseyin’in önündeki telefonun ekranı o sırada aydınlandı. Üçümüz birden baktık. Bir bildirimdi. Hüseyin okumadan ters çevirdi.

Tamer, istihbarat örgütlerinin telefonlar üzerinden insanları yönlendirdiğine ilişkin iddiaları anlattı. Bazı ülkelerde seçim zamanları sinyaller gönderilerek insanların oy verme davranışlarının değiştirildiğini okuduğunu söyledi.

Hüseyin kaşlarını kaldırdı.

“Dur hele Tamer. Haber gösterip adamın fikrini etkilemek başka, kafasına sinyal gönderip oyunu değiştirmek başka. Hangisini diyon?”

“Yazıda ikisi de var.”

“E, o zaman ikisinin de delilini ayrı arayacaz.”

Tamer telefonu kendine çekti. Yazının içinde bir kaynak bulmaya çalıştı. Ekran aşağı indikçe iddialar büyüyor, fakat onları taşıyacak dayanaklar bir türlü görünmüyordu.

Tam o sırada Ali Abi geldi.

Restoranın sahibiydi. Elindeki çaydanlığı eğip bardaklarımızı doldurdu. Baş ağrısından konuştuğumuzu duyunca doğruldu.

“Ula, saydığınızın hepsi bende var!”

Çaydanlığı yan masaya bıraktı. Bir eliyle ensesini kavradı, ötekiyle şakağını gösterdi.

“Önce şuram tutuluyor. Sonra ağrı buraya vuruyor. Sabah kalkıyom, sanki gece sabaha kadar çuval taşımışım. Akşam oldu mu dizlerimin bağı çözülüyor.”

Bir sandalye çekip yanımıza oturdu.

“Siz bunun sebebini bulduysanız bana da söyleyin hele.”

“Daha araştırıyoz Ali Abi,” dedi Hüseyin. “Şimdi telefonlara geldik.”

Ali Abi önlüğünün cebinden telefonunu çıkarıp masaya koydu.

“Bunun çalmadığı vakit mi var? Müşteri arar, malcı arar, evden ararlar. Bazen çalmadığı hâlde çalıyor sanıyom.”

Güldük. Ali Abi de güldü ama eli ensesinde kaldı.

Tamer bu kez kredi kartlarından söz etti. Harcamalarımızın kayda dönüştüğünü, kartlarla ilgili bilgilerin çeşitli sistemlerde işlendiğini anlattı. Ardından bütün bu bilgilerin belirli merkezlerde toplandığına ilişkin okuduklarını aktardı.

Ali Abi kasanın yanındaki cihazı gösterdi.

“Milletin cebinde para kalmadı ki. Çayı bile kartla içiyolar.”

Hüseyin sordu:

“Hangi bilgi, kimin elinde tutuluyor, onu biliyo muyuz?”

Sohbetin düğümü burada sıkıştı. Bir işlemin kaydının bulunmasıyla herkesin bütün hayatının tek bir gizli merkezden yönetilmesi arasında açıklanması gereken uzun bir yol vardı. Biz o yolu birkaç cümlede geçiyorduk.

Tamer çayından bir yudum aldı.

“Benim derdim de o ya. Neyi kim biliyor, haberimiz olsun.”

Bu isteği anlıyordum. İnsan kendi hayatının kapısını kimin açtığını bilmek istiyordu. Fakat kapının önündeki her gölgeye aynı adı verirsek gerçek ziyaretçiyi nasıl tanıyacaktık?

Tamer’in açtığı yazıda “akıllı toz” diye bir bölüm de vardı. Küçücük parçacıkların havayla, suyla bedene girdiği, sonra insanın uzaktan yönlendirilebildiği ileri sürülüyordu. Bir başka bölümde gökyüzüne büyük görüntüler yansıtılacağı, insanların korkutularak ortak bir iradeye boyun eğdirileceği anlatılıyordu.

Ali Abi dikkatle dinledi.

“İyi de bunları yapanı gören var mı, ölçen biçen var mı?”

Tamer ekrana baktı.

“Burada gösterilmemiş.”

Ali Abi sandalyesine yaslandı.

“Benim baş ağrısı burdan çıktı, göğün tepesine vardı. Bari dönerken bir çaresini de getirse.”

Gülüşümüz restoranın uğultusuna karıştı.

Bir süre sonra Hüseyin telefonunu eline aldı. Açmadı, avucunda tuttu.

“Sabah gözümü açıyom, önce buna bakıyom,” dedi. “Akşam yatarken son gene buna bakıyom. Kimi gün bir habere öfkeleniyom, az sonra başka bir şeye üzülüyom. Sofrada bile aklım orda kalıyor.”

Tamer başını kaldırdı.

“Bende de öyle.”

Hüseyin telefonu masaya bıraktı.

“İnsanın aklını meşgul etmek için illa gökten bir şey göndermek gerekmiyor herhâlde.”

Ben de kendi gecelerimi düşündüm. “Bir şuna bakıp kapatacağım” diye uzanan saatleri… Hiç tanımadığım insanların kavgalarını yatağıma kadar taşıyışımı… Sabah olduğunda, daha gün başlamadan içimde birikmiş o kalabalığı…

Camın dışında yağmur başlamıştı. Sokak lambasının altında ince çizgiler beliriyor, gelip geçenler adımlarını sıklaştırıyordu.

Ali Abi’ye kaç saat çalıştığını sorduk.

Sabah erkenden geldiğini anlattı. Hazırlık, alışveriş, mutfak, hesap, personel… Son müşteri kalkınca da işi bitmiyordu. Biz dinlerken kasadan seslendiler. Eliyle biraz beklemelerini işaret etti. Telefonu titredi; baktı, kapattı.

“Yemeği ne vakit yiyosun?” diye sordu Tamer.

Ali Abi durdu.

“Arada yiyoruz işte.”

Başının neden ağrıdığını o masada bilemezdik. Ama ilk defa ağrının etrafındaki hayatı görüyorduk. Birkaç dakika önce gökyüzündeki kulelerden konuşurken yanı başımızdaki adamın öğle yemeğine vakit bulamadığını bilmiyorduk.

“Doktora gittin mi bari?” dedi Hüseyin.

“Gidecem. İşler bir hafiflesin.”

“Ali Abi, sen randevuyu al hele,” dedi Tamer. “İş dediğin yarın da burda.”

Ali Abi telefonunu eline aldı. Bu defa önüne düşen bir yazıyı okumak için değil, kendisine bir vakit ayırmak için ekrana baktı.

Tamer de ilk açtığı metne geri döndü. Bir süre sessizce okudu.

“Biz meslekte birinin anlattığını dinlerdik,” dedi. “Sonra sorardık: Sen bunu gördün mü, birinden mi duydun?”

Başını kaldırıp bize baktı.

“Burda o soruyu atlamışız biraz.”

Hüseyin gülümsedi.

“Çay sohbetinde de lazım demek.”

Akşam müşterileri gelmeye başlamıştı. Ali Abi kalktı, kapıya yürürken bir masanın örtüsünü düzeltti. Az sonra dönüp telefonunu gösterdi.

“Randevu aldım.”

Tamer gözlüğünü çıkarıp cebine koydu.

“Ben de şu seçim meselesinin kaynağını bulayım. Bir dahaki sefere ona bakarız.”

Hesabı ödeyip dışarı çıktık. Saçağın altında kısa bir süre yağmurun dinmesini bekledik. Tamer’le Hüseyin başka yöne gidecekti. El sıkışıp ayrıldık.

Eve doğru yürürken telefonum titredi. Tamer yazıyı göndermişti. Altına da şunu yazmıştı:

“Şimdilik okuyak ama hemen inanmayak.”

Gülümsedim. Tam cevap yazacaktım ki yeni bir bildirim düştü. Büyük harfli, aceleci bir başlık… Parmağım alışkanlıkla üstüne gitti.

Sonra masadaki sohbeti hatırladım.

Ekranı kapattım. Yağmur saçlarıma değiyordu. Yolun karşısında bir turunç ağacının yaprakları sokak ışığında parlıyordu.

Az önceki başlığın benden ne istediğini, eve kadar düşünmeye vaktim vardı.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve torostimes.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.