Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN
Köşe Yazarı
Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN
 

Kimsesiz bir adamın Allah’a arzuhali

Bir insanın dünyada sesini duyurabileceği kimse kalmadığında, kelimeleri nereye gider? Elazığ’daki bir ruh sağlığı hastanesinde kalan, kimliği bilinmeyen bir kişiye atfedilen mektup, insana önce bunu düşündürüyor. Yazarının kimliği ve yazılış tarihi kesin olarak belgelenmiş değil. Buna rağmen satırların içinden yükselen yalnızlık, okuyanı hemen içine alıyor. Bir insan, hayatının bütün ağırlığını kelimelere yükleyip duyulmayı bekliyor. Kendisini şöyle tanıtıyor: “İsmi önemsiz, cismi değersiz, çaresiz ve kimsesiz bir abdi aciz.” İnsanın kendi adından böylesine çekilmesi hüzün veriyor. Çünkü adımız, dünyada tuttuğumuz yerin ilk işaretidir. Biri bize adımızla seslendiğinde fark edildiğimizi hissederiz. Bu satırlarda ise uzun zamandır hatırlanmamış, belki giderek kendisini de önemsiz görmeye başlamış birinin yorgunluğu seziliyor. Yine de yazıyor. Demek ki duyulma ümidi bütünüyle tükenmemiş. Arzuhalini şu sözlerle sunuyor: “Başhekimlik üzerinden Hâkimler Hâkiminin dergâh-ı uluhiyetine son arzuhalimdir.” İnsanların makamlarından Allah’ın huzuruna uzanan bu hitapta, kadim bir adalet arayışı var. Yeryüzünde karşılık bulamayan söz, göğe yükseliyor. Dua, bazen bütün kapılar kapandığında bile sesimizin bir yere ulaştığına inanabilmektir. Mektupta yatak akasya dikenine, yorgan kirpi derisine benzetiliyor. Dinlenmenin bile acı verdiği bir hayat… Istırap uzadıkça eşyanın anlamı da değişir. Oda daralır, gece uzar, kapının önündeki bir ayak sesi büyük bir beklentiye dönüşür. İnsan bazen yalnızca birinin gelip yanına oturmasını ister. Fakat mektubun sahibi kendi acısını anlatırken dışarıdaki dünyanın ahlakını da sorgular: “Ya akıllı kalıp hain ve hilekâr olaydım, ya âlim kalıp gafil ve riyakâr olaydım.” Bu sözler, akılla vicdan arasında kendiliğinden bir uyum bulunmadığını hatırlatıyor. Akıl bize imkân verir; o imkânı nasıl kullanacağımız ise sorumluluğumuzdur. İnsan bilgisiyle bir yarayı iyileştirebilir, bir başkasının zayıflığından yararlanmanın yolunu da bulabilir. Çok şey bilmek, doğru davranmayı garanti etmez. Bu yüzden bir insanı değerlendirirken söyledikleri kadar yaptıklarına da bakarız. Gücü elindeyken nasıl davrandığı, kimse görmediğinde neyi seçtiği, kendisine faydası dokunmayacak birine nasıl yaklaştığı, karakterine dair çok şey söyler. Ne var ki gündelik hayatın içinde bu ölçüleri kolayca unutuyoruz. Kazananı alkışlarken nasıl kazandığını sormayı ihmal edebiliyoruz. Haksızlığı ustaca gizleyeni becerikli, başkasının hakkını gözettiği için geride kalanı saf bulabiliyoruz. Böyle zamanlarda mektuptaki o sitem, geçmişten çıkıp bugünün ortasına yerleşiyor. İnanca dair satırlarda da benzer bir hesaplaşma var. Mektubun yazarı, insanın Allah’a yönelirken bile beklentilerini sıralamasını “bana köşk ver, huri ver” sözleriyle dile getiriyor. Böylece okuru, sevginin ve ibadetin içindeki niyeti düşünmeye çağırıyor. İnsan elbette ister, umut eder, sığınır. Fakat her davranışını alacağı karşılığa bağladığında, sevdiğiyle arasına kendi beklentilerini yerleştirir. Bu, dostluklarımız için de geçerlidir. Sürekli ne kazanacağını düşünen kişi, zamanla karşısındaki insanın ne yaşadığını göremez olur. Mektubun soruları bu nedenle bugün de canlıdır. Yalnızca yalnızlığın ve çıkarcılığın görünüşü değişmiştir. Artık bir insanın telefonunda yüzlerce isim bulunabilir; fakat zor bir gecede arayabileceği kimse olmayabilir. Fotoğrafları beğenilir, paylaşımları görülür, doğum günü bir bildirim sayesinde hatırlanır. Yine de nasıl olduğu sorulmaz. Görünür olmakla anlaşılmak arasındaki mesafe, bazen bir ömür kadar uzundur. O mektubun sahibi bugün yaşasaydı nasıl bir arzuhal yazardı? Bunu bilemeyiz. Ancak metindeki soruları bugüne uzattığımızda, yeni bir yalnızlığın izleri beliriyor. Belki hiç susmayan bir dünyanın içinde duyulamamaktan söz ederdi. Herkesin kendisini anlattığı, fakat başkasını dinlemeye pek az vakit ayırdığı bir hayata şaşardı. Uzaklardaki acılara üzülen insanların yanı başındaki kederi nasıl gözden kaçırabildiğini sorardı. Belki iyiliğin görünür olma arzusuyla ilişkisini düşünürdü. Yardım edilen kişinin mahremiyetiyle yardım edenin takdir edilme isteği karşı karşıya geldiğinde, hangisinin gözetildiğine bakardı. Bir insanın yoksulluğunun, hastalığının veya çaresizliğinin başkalarının itibarına malzeme oluşuna içerlerdi. Bugünün arzuhalinde vakitsizlikten de söz açılırdı herhâlde. Birbirimizi sevdiğimizi söylediğimiz hâlde birbirimize zaman ayıramayışımızdan… Sürekli bir yerlere yetişirken bir insanın yanında durmayı erteleyişimizden… Sonra o insanı kaybettiğimizde, birlikte geçiremediğimiz saatlerin ağırlığını ömür boyu taşıyışımızdan… Bütün bunları düşünmek için mektubun sahibini mutlaka bir veli ilan etmemiz gerekmiyor. Ruhsal hastalığı yüceltmeden, acıyı bir üstünlük işaretine dönüştürmeden de onun sesine kulak verebiliriz. İnsan, etkileyici cümleler kuramadığında da değerlidir. Derdini anlatamadığında, kendisini savunamadığında, sessiz kaldığında da bakım ve saygı görmeyi hak eder. Mektubun yazarı kendisini “kimsesiz” diye tanımlıyor. Bu kelimeyi çoğu zaman akrabası, eşi dostu bulunmayan insanlar için kullanıyoruz. Oysa bazen insanın çevresinde herkes vardır; derdini açabileceği kimse yoktur. Kimsesizlik, biraz da başkalarının hayatında kendine bir yer bulamamaktır. Mektup bittiğinde bilinmeyen yazarın yüzü yerine kendi hayatımızdan yüzler beliriyorsa, o satırlar bize de ulaşmış demektir. Ziyaretini ertelediğimiz bir yakınımız, konuşurken acele ettirdiğimiz biri, uzun zamandır sesini duymadığımız bir dostumuz… Allah’a sunulduğu anlatılan bu arzuhal karşısında bizim de yapabileceğimiz bir şey var: Bir insanın kendisini kimsesiz hissettiği yere, vaktimizle ve ilgimizle varmak.
Ekleme Tarihi: 19 Ekim 2026 -Pazartesi
Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN

Kimsesiz bir adamın Allah’a arzuhali

Bir insanın dünyada sesini duyurabileceği kimse kalmadığında, kelimeleri nereye gider?

Elazığ’daki bir ruh sağlığı hastanesinde kalan, kimliği bilinmeyen bir kişiye atfedilen mektup, insana önce bunu düşündürüyor. Yazarının kimliği ve yazılış tarihi kesin olarak belgelenmiş değil.

Buna rağmen satırların içinden yükselen yalnızlık, okuyanı hemen içine alıyor. Bir insan, hayatının bütün ağırlığını kelimelere yükleyip duyulmayı bekliyor.

Kendisini şöyle tanıtıyor: “İsmi önemsiz, cismi değersiz, çaresiz ve kimsesiz bir abdi aciz.”

İnsanın kendi adından böylesine çekilmesi hüzün veriyor.

Çünkü adımız, dünyada tuttuğumuz yerin ilk işaretidir. Biri bize adımızla seslendiğinde fark edildiğimizi hissederiz. Bu satırlarda ise uzun zamandır hatırlanmamış, belki giderek kendisini de önemsiz görmeye başlamış birinin yorgunluğu seziliyor.

Yine de yazıyor. Demek ki duyulma ümidi bütünüyle tükenmemiş.

Arzuhalini şu sözlerle sunuyor: “Başhekimlik üzerinden Hâkimler Hâkiminin dergâh-ı uluhiyetine son arzuhalimdir.”

İnsanların makamlarından Allah’ın huzuruna uzanan bu hitapta, kadim bir adalet arayışı var. Yeryüzünde karşılık bulamayan söz, göğe yükseliyor. Dua, bazen bütün kapılar kapandığında bile sesimizin bir yere ulaştığına inanabilmektir.

Mektupta yatak akasya dikenine, yorgan kirpi derisine benzetiliyor. Dinlenmenin bile acı verdiği bir hayat…

Istırap uzadıkça eşyanın anlamı da değişir. Oda daralır, gece uzar, kapının önündeki bir ayak sesi büyük bir beklentiye dönüşür. İnsan bazen yalnızca birinin gelip yanına oturmasını ister.

Fakat mektubun sahibi kendi acısını anlatırken dışarıdaki dünyanın ahlakını da sorgular: “Ya akıllı kalıp hain ve hilekâr olaydım, ya âlim kalıp gafil ve riyakâr olaydım.”

Bu sözler, akılla vicdan arasında kendiliğinden bir uyum bulunmadığını hatırlatıyor.

Akıl bize imkân verir; o imkânı nasıl kullanacağımız ise sorumluluğumuzdur.

İnsan bilgisiyle bir yarayı iyileştirebilir, bir başkasının zayıflığından yararlanmanın yolunu da bulabilir. Çok şey bilmek, doğru davranmayı garanti etmez.

Bu yüzden bir insanı değerlendirirken söyledikleri kadar yaptıklarına da bakarız. Gücü elindeyken nasıl davrandığı, kimse görmediğinde neyi seçtiği, kendisine faydası dokunmayacak birine nasıl yaklaştığı, karakterine dair çok şey söyler.

Ne var ki gündelik hayatın içinde bu ölçüleri kolayca unutuyoruz.

Kazananı alkışlarken nasıl kazandığını sormayı ihmal edebiliyoruz.

Haksızlığı ustaca gizleyeni becerikli, başkasının hakkını gözettiği için geride kalanı saf bulabiliyoruz.

Böyle zamanlarda mektuptaki o sitem, geçmişten çıkıp bugünün ortasına yerleşiyor.

İnanca dair satırlarda da benzer bir hesaplaşma var. Mektubun yazarı, insanın Allah’a yönelirken bile beklentilerini sıralamasını “bana köşk ver, huri ver” sözleriyle dile getiriyor. Böylece okuru, sevginin ve ibadetin içindeki niyeti düşünmeye çağırıyor.

İnsan elbette ister, umut eder, sığınır. Fakat her davranışını alacağı karşılığa bağladığında, sevdiğiyle arasına kendi beklentilerini yerleştirir. Bu, dostluklarımız için de geçerlidir. Sürekli ne kazanacağını düşünen kişi, zamanla karşısındaki insanın ne yaşadığını göremez olur.

Mektubun soruları bu nedenle bugün de canlıdır. Yalnızca yalnızlığın ve çıkarcılığın görünüşü değişmiştir.

Artık bir insanın telefonunda yüzlerce isim bulunabilir; fakat zor bir gecede arayabileceği kimse olmayabilir. Fotoğrafları beğenilir, paylaşımları görülür, doğum günü bir bildirim sayesinde hatırlanır. Yine de nasıl olduğu sorulmaz.

Görünür olmakla anlaşılmak arasındaki mesafe, bazen bir ömür kadar uzundur.

O mektubun sahibi bugün yaşasaydı nasıl bir arzuhal yazardı?

Bunu bilemeyiz.

Ancak metindeki soruları bugüne uzattığımızda, yeni bir yalnızlığın izleri beliriyor.

Belki hiç susmayan bir dünyanın içinde duyulamamaktan söz ederdi.

Herkesin kendisini anlattığı, fakat başkasını dinlemeye pek az vakit ayırdığı bir hayata şaşardı.

Uzaklardaki acılara üzülen insanların yanı başındaki kederi nasıl gözden kaçırabildiğini sorardı.

Belki iyiliğin görünür olma arzusuyla ilişkisini düşünürdü.

Yardım edilen kişinin mahremiyetiyle yardım edenin takdir edilme isteği karşı karşıya geldiğinde, hangisinin gözetildiğine bakardı.

Bir insanın yoksulluğunun, hastalığının veya çaresizliğinin başkalarının itibarına malzeme oluşuna içerlerdi.

Bugünün arzuhalinde vakitsizlikten de söz açılırdı herhâlde. Birbirimizi sevdiğimizi söylediğimiz hâlde birbirimize zaman ayıramayışımızdan…

Sürekli bir yerlere yetişirken bir insanın yanında durmayı erteleyişimizden…

Sonra o insanı kaybettiğimizde, birlikte geçiremediğimiz saatlerin ağırlığını ömür boyu taşıyışımızdan…

Bütün bunları düşünmek için mektubun sahibini mutlaka bir veli ilan etmemiz gerekmiyor. Ruhsal hastalığı yüceltmeden, acıyı bir üstünlük işaretine dönüştürmeden de onun sesine kulak verebiliriz.

İnsan, etkileyici cümleler kuramadığında da değerlidir. Derdini anlatamadığında, kendisini savunamadığında, sessiz kaldığında da bakım ve saygı görmeyi hak eder.

Mektubun yazarı kendisini “kimsesiz” diye tanımlıyor. Bu kelimeyi çoğu zaman akrabası, eşi dostu bulunmayan insanlar için kullanıyoruz. Oysa bazen insanın çevresinde herkes vardır; derdini açabileceği kimse yoktur.

Kimsesizlik, biraz da başkalarının hayatında kendine bir yer bulamamaktır.

Mektup bittiğinde bilinmeyen yazarın yüzü yerine kendi hayatımızdan yüzler beliriyorsa, o satırlar bize de ulaşmış demektir. Ziyaretini ertelediğimiz bir yakınımız, konuşurken acele ettirdiğimiz biri, uzun zamandır sesini duymadığımız bir dostumuz…

Allah’a sunulduğu anlatılan bu arzuhal karşısında bizim de yapabileceğimiz bir şey var: Bir insanın kendisini kimsesiz hissettiği yere, vaktimizle ve ilgimizle varmak.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve torostimes.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.