İnsan garip bir varlık. Elindekine alışması birkaç gün, elinde olmayanı istemesi ise birkaç saniye sürüyor.
Bir evi olan ikinciyi, ikinci evi olan üçüncüyü düşünüyor. Parası olan daha fazlasını, makamı olan daha yükseğini istiyor. İnsan bazen hayatını büyütmek yerine banka hesabını, kartvizitini ve makamını büyütüyor. Sonunda hesap büyüyor, oda büyüyor, masa büyüyor; fakat bütün bunların sahibi olan insanın yaşayacak zamanı küçülüyor.
Hırsın bütün felsefesi aslında iki kelimeden ibarettir: Biraz daha!
Zengin adam düşünür: “Biraz daha kazanayım, sonra rahat edeceğim.”
Biraz daha kazanır. Sonra yeniden düşünür: “Biraz daha…”
Böylece hayat “biraz daha”ların arasında geçip gider. Banka hesabındaki sıfırlar çoğalırken ömür hanesindeki rakamlar azalır. Fakat insan nedense banka hesabını sık sık kontrol eder de kalan ömrünün ekstresine bakmayı akıl etmez.
Daha çok kazanmak uğruna sabah erkenden kalkar, gece geç saatlere kadar çalışır. Çocuğunu göremez, dostuyla oturamaz, güneşin batışını seyredemez. Tatile gider ama aklı iştedir. Sofraya oturur ama telefon elindedir.
Sonra bir gün doktor gelir ve insanlığın en acımasız bilançosunu açıklar: “Geçmiş olsun.”
O anda banka hesaplarının, arsaların, tapuların ve yatırımların anlamı değişiverir.
Çünkü ölümün çok radikal bir ekonomi politikası vardır: Ölüm, mülkiyet hakkını tanımaz.
İnsan dünyaya çıplak gelir, dünyadan yine çıplak gider. Arada biriktirdiği servet ise başkalarına kalır. İşin trajikomik tarafı, bazen ömrünü kazanmak için harcadığı serveti, hayattayken pek de sevmediği insanların büyük bir keyifle harcamasıdır.
Makamın da “biraz daha”sı vardır
Servetin “biraz daha”sı olduğu gibi makamın da vardır.
Müdür yardımcısı müdür olmak ister.
Müdür genel müdürlüğü düşünür.
Genel müdür daha yukarıda ne olduğunu merak eder.
Gariptir; insan bir makam koltuğuna ilk oturduğunda koltuk gayet geniştir. Birkaç yıl sonra aynı koltuk dar gelmeye başlar.
Aslında küçülen koltuk değildir. Büyüyen egodur.
İşte hırsın tehlikeli tarafı burada başlar. Çünkü yükselmek insanın hayatındaki amaçlardan biri olmaktan çıkıp varoluşunun temel amacı hâline geldiğinde, ahlak bile kariyer planına göre yeniden yorumlanabilir.
Liyakat? “Şartlara göre değerlendirmek lazım.”
Adalet? “Konjonktür önemli.”
Torpil? “Biz ona referans diyoruz.”
Rakibi uzaklaştırmak? “Kurumsal yeniden yapılanma.”
Haksızlık? “Kurumun menfaatleri.”
İnsan dili öyle maharetli kullanır ki bazen yaptığı haksızlığı birkaç bürokratik terimle süsleyip kurumsal başarı hikâyesine çevirebilir.
Hırs böylece yalnızca daha yukarı çıkma arzusu olmaktan çıkar. İnsan artık yoluna çıkanları rakip değil engel, kendisini destekleyenleri dost değil yatırım olarak görmeye başlar.
En tehlikelisi de budur. Çünkü insan makam kazandıkça insan kaybedebilir.
Yetki kazandıkça vicdan kaybedebilir.
Para kazandıkça huzur kaybedebilir.
Ve bütün bunların farkına vardığında takvim oldukça ilerlemiş olabilir.
Hırs insana sürekli geleceği vaat eder: “Şunu da elde et, sonra yaşayacaksın.”
Biraz daha para…
Bir makam daha…
Bir dönem daha…
Bir ihale daha…
Bir koltuk daha…
Sonra yaşayacağız.
Fakat o meşhur “sonra” bir türlü gelmez.
Çünkü hırsın son durağı yoktur.
Her zirvenin üzerinde başka bir zirve gösterir.
Sonunda beden kariyer planından habersiz biçimde sistemi kapatır. Doktorlar rapora “miyokard enfarktüsü” veya kalp krizi yazarlar.
Belki bazı vakalarda teşhis hanesine felsefi bir açıklama da eklemek gerekir: Hırs krizi.
Çünkü insan bazen kalbini damarlarındaki plaklardan önce zihnindeki ihtiraslarla yorar.
Elbette mesele çalışmamak, kazanmamak veya yükselmemek değildir. Azim ile hırsı birbirinden ayırmak gerekir.
Azim: “Daha iyi ne yapabilirim?” diye sorar. Hırs: “Daha yukarı nasıl çıkarım?” diye.
Azim insanı geliştirir. Kontrolsüz hırs ise önce çevresindekileri araçlaştırır, sonra insanın kendisini tüketir.
Bu yüzden insanın zaman zaman kendisine sorması gereken basit ama zor bir soru vardır: Nereye kadar?
Ne kadar para?
Kaç makam?
Kaç koltuk?
Kaç alkış?
Ve bütün bunların karşılığında kaç dost, kaç ilke, kaç güzel gün ve kaç huzurlu gece kaybedilecek?
Çünkü hayat bir yükselme yarışması değildir.
Sonunda genel müdür de gider, milyarder de.
Makam aracı mezarlığın kapısında kalır.
Banka kartının şifresi artık kimseyi ilgilendirmez.
Ve geriye çok daha eski bir muhasebe kalır:
Nasıl yaşadık?
Kimin hakkını yedik?
Kime iyilik yaptık?
Kimin hayatını kolaylaştırdık?
Kimin canını yaktık?
Hırs ateştir. Doğru yerde tutulursa insanı ısıtır, çalıştırır ve üretmeye yöneltir.
Ama kontrolden çıkarsa önce etrafındakileri, sonra sahibini yakar.
İşin ironik tarafı şudur:
İnsan bütün ömrünü zirveye çıkmak için harcayabilir. Zirveye vardığında ise manzarayı seyredecek ömrü kalmamış olabilir.

