Son zamanlarda sosyal medyada iki zıt durum sıkça karşımıza çıkıyor: Bir tarafta başörtülü olduğu hâlde kıyafetine ve inancına uygun olmayan davranışlar sergileyenler veya cübbe ve sarık giyip İslam ahlakıyla bağdaşmayan tavırlar gösterenler arttı; diğer tarafta ise bu görüntüleri bahane ederek İslam'a doğrudan ya da dolaylı olarak saldıranların sayısı çoğaldı.
Her iki taraf da sürekli benzer içerikleri dolaşıma sokuyor. Bu paylaşımlar aynı merkezden yönetilmese bile sonuçta aynı amaca hizmet ediyor.
İslam hakkında yeterli bilgisi olmayan kişiler bu tür manipülatif içeriklerden etkilenerek kafa karışıklığı yaşıyor. Oysa aklı başında ve eleştirel düşünebilen herkes, yüzeysel görüntülerin her zaman hakikati yansıtmadığının bilincindedir.
Bir insanın ahlakını, namusunu, karakterini ya da dürüstlüğünü yalnızca giyim kuşamı ve dış görünüşü üzerinden değerlendirmek, insanı görüntüye indirgeyen büyük bir sığlıktır. Çünkü ahlak, bedene giydirilen bir kumaştan önce vicdana, davranışa ve insanın başkalarıyla kurduğu ilişkiye aittir.
Başın örtülü ya da açık olması; adaletin, merhametin, dürüstlüğün ve güvenilirliğin kendiliğinden kanıtı değildir. İnsan, ne giydiğinden çok, gücü eline geçirdiğinde ne yaptığıyla; çıkarı ile ilkesi karşı karşıya geldiğinde hangisini seçtiğiyle anlaşılır.
Ne var ki çağımız, hakikatin kendisinden çok görüntüsünün değer kazandığı bir dönemdir. Dinî semboller de bu gösteri düzeninin dışında kalmamıştır. İnancın gereği olarak kullanılan bir kıyafet veya benimsenen bir davranış biçimi elbette saygıyı hak eder. İnsanların inançları doğrultusunda yaşama ve görünme özgürlüğü, medeni bir toplumun vazgeçilmez şartlarından biridir.
Fakat sorun, sembolün inancın önüne geçtiği; dinî görünürlüğün ahlaki sorumluluğun yerine ikame edildiği noktada başlar.
Bugün bir tarafta dinî kıyafetleri, kavramları ve sembolleri güven üretmenin, itibar kazanmanın ya da çıkar sağlamanın aracına dönüştürenler vardır.
Dışarıdan bakıldığında dindarlığın bütün işaretlerini taşıyan, fakat davranışlarında adalet, kul hakkı, doğruluk ve merhametle hiçbir bağı kalmamış insanlar görülebilmektedir.
Böyle bir durumda kutsal olan, insanı dönüştüren bir değer olmaktan çıkar; toplumsal algıyı yönetmek için kullanılan bir dekor haline gelir. İnanç, yaşanan bir ahlak olmaktan uzaklaşıp sergilenen bir kimliğe dönüştüğünde, dinin kendisi değil görüntüsü dolaşıma girer.
Diğer tarafta ise dini veya geleneksel değerleri eleştirmeyi, toplumun bütün ahlaki sınırlarına meydan okumakla karıştıran başka bir gösteriş biçimi gelişmektedir.
Özgürlük adına yapılan her davranışın özgürleştirici, geleneğe karşı çıkan her tutumun ilerici olduğunu düşünmek de en az ilk tutum kadar yüzeyseldir. Çünkü insan, yalnızca geleneğe itaat ederek kişiliksizleşmez; sırf geleneğe karşı çıkmayı kimlik haline getirerek de kendi özgün kişiliğini kaybedebilir. Başkaldırı da taklit kadar kolay bir kalıba dönüşebilir.
Asıl mesele başörtüsü, kıyafet, sakal, makyaj, yaşam tarzı veya herhangi bir dış sembol değildir. Asıl mesele, insanın görünüşü ile özü arasındaki mesafedir. Ahlakın gerçek sınavı da tam burada başlar. İnsan, kendisine fayda sağladığında savunduğu ilkeleri, zararına olduğunda da savunabiliyor mu?
Adaleti yalnızca kendisi mağdur olduğunda mı hatırlıyor?
Dürüstlüğü başkalarından beklerken kendi çıkarı söz konusu olduğunda unutuyor mu?
Merhameti bir söylem olarak mı taşıyor, yoksa kendisine benzemeyene karşı da gösterebiliyor mu?
Çağımızın en dikkat çekici sorunlarından biri belki de klasik anlamdaki “iki yüzlülüğün” bile yetersiz kalmasıdır. Modern insan giderek çok yüzlü bir varlığa dönüşmektedir.
İşyerinde başka, sosyal medyada başka, aile içinde başka, güç sahibinin karşısında başka, güçsüzün karşısında bambaşka bir kişilik sergileyebilmektedir. Üstelik bu parçalanmışlık artık bir karakter sorunu olarak değil, “uyum yeteneği”, “iletişim becerisi”, “stratejik davranma” veya “kişisel marka yönetimi” gibi masum kavramlarla meşrulaştırılabilmektedir.
Elbette insan farklı ortamlarda farklı roller üstlenir; bu hayatın doğal bir gereğidir. Sorun, rollerin değişmesi değil, ilkelerin de her rolle birlikte değişmesidir.
Kişilik, her durumda aynı cümleyi kurmak değildir; farklı koşullarda bile aynı ahlaki omurgayı koruyabilmektir. Karakter tam da insanın seyircisi olmadığında, alkış beklemediğinde ve yaptığı davranıştan çıkar sağlamadığında ortaya çıkar.
Belki de bu nedenle bugün en fazla ihtiyaç duyduğumuz insanlar, Mevlânâ’ya atfedilen meşhur ifadeyle, “olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan” insanlardır. Kusursuz insanlar değil; yüzleri ile sözleri, sözleri ile davranışları arasında makul bir bütünlük bulunan insanlar. Çünkü güven, kusursuzluktan değil tutarlılıktan doğar.
İlginç zamanlarda yaşıyoruz. Kimliklerin çoğaldığı, fakat kişiliğin zayıfladığı; görünürlüğün arttığı, fakat iç dünyanın giderek görünmez hale geldiği; herkesin kendisini anlatmak için daha fazla imkâna sahip olduğu, fakat insanın gerçekte kim olduğunu anlamanın giderek zorlaştığı zamanlarda...
Belki de çağımızın temel ahlak sorusu artık “Nasıl görünmeliyim?” değildir. Daha zor ve daha rahatsız edici soru şudur: “Kimse bakmıyorken ben kimim?”
Çünkü insanın kişiliği, kalabalığa gösterdiği yüzünde değil; çıkar, korku, güç ve yalnızlık karşısında değiştirmediği yüzünde saklıdır.

