Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN
Köşe Yazarı
Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN
 

Ben de değişeceğim!

Karar verdim: Ben de değişeceğim. Çünkü galiba çağımızda yükselmenin ilk şartı kendini geliştirmek değil, gerektiğinde kendini değiştirebilmektir; fikirleri, ilkeleri, hatta dün söylediklerini bile… Artık uzun uzun akademik yazılar da yazmayacağım. Kim okuyacak, kim sabredecek? Kavram, gerekçe, tutarlılık, derinlik, düşünce… Bunlar biraz eski dünyanın alışkanlıkları gibi kaldı. Yeniçağın formülü daha pratik: Ne kadar kısa, ne kadar çarpıcı, ne kadar alkışlanabilir ve mümkünse ne kadar az düşündürücü, o kadar başarılı. Ben de fazla düşünmeyeyim, sorgulamayım, üretmeyeyim. Hatta yaptığım her şeyi “devlet ve millet için” yaptığımı söyleyeyim. Çünkü bazı kelimelerin içi boşalsa bile itibarı hâlâ yüksek: Devlet, millet, vatan, dava, hizmet, milli hassasiyet… Yalan söylersiniz “devlet için”, birinin hakkını yersiniz “kurumun menfaati”, birini dışlarsınız “milli hassasiyet”, iftira atarsınız “davanın selameti” dersiniz. Sonunda kimse yapılanın ahlakını değil, kullanılan kavramın ihtişamını tartışır. Demek ki mesele yalnızca ne yaptığınız değil, yaptığınızı hangi büyük kelimenin arkasına sakladığınızmış. Ben de bu yöntemi öğreneyim. Birisi soru sorarsa “Sen devlete mi karşısın?”, “Milletin menfaatini düşünmüyor musun?”, “Biz bunu vatan için yapıyoruz” derim; tartışma başlamadan biter. Çünkü insan kendisini devletle özdeşleştirdiğinde kendisine yöneltilen eleştiriyi devlete, kendisini milletin yerine koyduğunda ise kendisine yapılan itirazı millete yöneltilmiş gibi gösterebilir. Eleştirilemez olmanın en kestirme yolu, eleştirilmesi zor kavramların arkasına saklanmaktır. Zaten çağımız kelimelere makyaj yapmakta oldukça başarılı: Dürüstlük saflık, yalan zekâ, ilkesizlik esneklik, yalakalık uyum, çıkarcılık strateji, omurgasızlık diplomasi olabiliyor. Hatta torpil “referans”, adam kayırma “güven ilişkisi”, susmak “kurumsal aidiyet” diye sunulabiliyor. Kelime hazinemiz gerçekten zengin! Belki de çağımızın büyük mahareti kötülüğü ortadan kaldırmak değil, kötülüğe iyi bir isim bulmaktır. Bakıyorum; gerçekten çalışanlar, üretenler ve alın teri dökenler çoğu zaman aşağıda kalırken yukarıda işi bilenlerden çok “iş bilenler” oturabiliyor. Aradaki tırnak küçük ama fark büyük. Birincisi işini bilir, ikincisi kimin yanında duracağını; birincisi üretir, ikincisi üretenin başarısını sahiplenir; birincisi sorumluluk alır, ikincisi başarısızlığa uygun bir adres bulur. Sonra çalışanlara hafifçe yukarıdan bakılır: “Bunlar hâlâ emekle, dürüstlükle ve liyakatle bir yere varılacağını sanıyor.” Fakat sistemin küçük bir açmazı vardır: O “safların” çalışmaya devam etmesi gerekir. Birilerinin üretmesi, yükü taşıması, işin namusuna inanması şarttır; yoksa diğerleri neyin üzerinde yükselecek? Bazı insanların kariyer merdivenlerinin basamakları, başka insanların emeğinden yapılmıştır. O hâlde ben de değişmek istiyorsam oyunun kurallarını öğreneyim. Herkese duymak istediğini söyleyeyim: Birine milliyetçilik, birine küreselcilik, birine muhafazakârlık, diğerine modernlik… Dün eleştirdiğimi bugün över, bugün övdüğümü yarın tanımam. Rüzgâr değişirse yönümü değiştirir, buna “konjonktürü doğru okumak” derim. Kendime işi bilenlerden değil bana bağlı olanlardan, soru soranlardan değil başını sallayanlardan, yanlışımı söyleyenlerden değil yanlışımı alkışlayanlardan bir ekip kurar; buna da “ekip ruhu” adını veririm. Menfaat ağımıza “kurumsal dayanışma”, birbirimizi kollamaya “vefa”, liyakati dışlamaya “güven ilişkisi” deriz. Günün popüler kavramı neyse onu da kullanırım: “Türkiye Yüzyılı”, “yeni vizyon”, “büyük hedefler”… Fakat içimden daha küçük hedeflerin hesabını yaparım: Makamım sağlam mı, konforum sürüyor mu, çevrem genişliyor mu, benimkiler yerleşiyor mu? Yüzyıl milletin olsun; en iyisi ben kendi birkaç yılımı garantiye alayım! İlke dediğin de zaten bazıları için üzerinde durulan sağlam bir zemin değil, rüzgâra göre çevrilen bir yön tabelasıdır. Ben de değişmek istiyorum! Ben de rüzgar gülü olmak istiyorum. Ama işin kötü tarafı şu: Olmuyor. İnsan herkesi kandırsa bile kendisinden kaçamıyor. Adına vicdan mı dersiniz, karakter mi, terbiye mi, yetişme tarzı mı; içeride bir şey direniyor. Başkasının hakkını yemek size makam kazandırabilir, susmak kariyerinizi koruyabilir, yalakalık bazı kapıları açabilir; fakat akşam olduğunda insan yine kendi zihniyle aynı odada kalıyor. İşte o zaman anlıyor ki her yükseliş yukarı çıkmak değildir. Bazen makam yükselirken insan alçalır; unvan büyürken karakter küçülür; kartvizit kalabalıklaşırken vicdan tenhalaşır. Varsın işçi kalayım, varsın üreten tarafta olayım. Çünkü insanın taşıdığı en ağır makamın ne odası vardır ne makam aracı ne de kapısında sekreter: Vicdan. Oradan düştükten sonra diğer bütün makamlarda otursanız ne olur? Ama hiç değilse başkasının omzuna basarak yükselme; kendi ayaklarının üzerinde kal. Çünkü insanın gerçek yüksekliği, hayatta ne kadar yukarı çıktığıyla değil, yukarı çıkmak uğruna ne kadar aşağı inmediğiyle ölçülür. Yükselmek için alçalmaya gerek yok! Vazgeçtim rüzgârgülü olmaktan. Kantarın topuzu sabit kalsın!
Ekleme Tarihi: 16 Eylül 2026 -Çarşamba
Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN

Ben de değişeceğim!

Karar verdim: Ben de değişeceğim.

Çünkü galiba çağımızda yükselmenin ilk şartı kendini geliştirmek değil, gerektiğinde kendini değiştirebilmektir; fikirleri, ilkeleri, hatta dün söylediklerini bile…

Artık uzun uzun akademik yazılar da yazmayacağım. Kim okuyacak, kim sabredecek?

Kavram, gerekçe, tutarlılık, derinlik, düşünce…

Bunlar biraz eski dünyanın alışkanlıkları gibi kaldı. Yeniçağın formülü daha pratik: Ne kadar kısa, ne kadar çarpıcı, ne kadar alkışlanabilir ve mümkünse ne kadar az düşündürücü, o kadar başarılı.

Ben de fazla düşünmeyeyim, sorgulamayım, üretmeyeyim. Hatta yaptığım her şeyi “devlet ve millet için” yaptığımı söyleyeyim. Çünkü bazı kelimelerin içi boşalsa bile itibarı hâlâ yüksek: Devlet, millet, vatan, dava, hizmet, milli hassasiyet…

Yalan söylersiniz “devlet için”, birinin hakkını yersiniz “kurumun menfaati”, birini dışlarsınız “milli hassasiyet”, iftira atarsınız “davanın selameti” dersiniz.

Sonunda kimse yapılanın ahlakını değil, kullanılan kavramın ihtişamını tartışır. Demek ki mesele yalnızca ne yaptığınız değil, yaptığınızı hangi büyük kelimenin arkasına sakladığınızmış.

Ben de bu yöntemi öğreneyim.

Birisi soru sorarsa “Sen devlete mi karşısın?”, “Milletin menfaatini düşünmüyor musun?”, “Biz bunu vatan için yapıyoruz” derim; tartışma başlamadan biter.

Çünkü insan kendisini devletle özdeşleştirdiğinde kendisine yöneltilen eleştiriyi devlete, kendisini milletin yerine koyduğunda ise kendisine yapılan itirazı millete yöneltilmiş gibi gösterebilir. Eleştirilemez olmanın en kestirme yolu, eleştirilmesi zor kavramların arkasına saklanmaktır.

Zaten çağımız kelimelere makyaj yapmakta oldukça başarılı: Dürüstlük saflık, yalan zekâ, ilkesizlik esneklik, yalakalık uyum, çıkarcılık strateji, omurgasızlık diplomasi olabiliyor.

Hatta torpil “referans”, adam kayırma “güven ilişkisi”, susmak “kurumsal aidiyet” diye sunulabiliyor. Kelime hazinemiz gerçekten zengin!

Belki de çağımızın büyük mahareti kötülüğü ortadan kaldırmak değil, kötülüğe iyi bir isim bulmaktır.

Bakıyorum; gerçekten çalışanlar, üretenler ve alın teri dökenler çoğu zaman aşağıda kalırken yukarıda işi bilenlerden çok “iş bilenler” oturabiliyor.

Aradaki tırnak küçük ama fark büyük. Birincisi işini bilir, ikincisi kimin yanında duracağını; birincisi üretir, ikincisi üretenin başarısını sahiplenir; birincisi sorumluluk alır, ikincisi başarısızlığa uygun bir adres bulur. Sonra çalışanlara hafifçe yukarıdan bakılır: “Bunlar hâlâ emekle, dürüstlükle ve liyakatle bir yere varılacağını sanıyor.”

Fakat sistemin küçük bir açmazı vardır: O “safların” çalışmaya devam etmesi gerekir. Birilerinin üretmesi, yükü taşıması, işin namusuna inanması şarttır; yoksa diğerleri neyin üzerinde yükselecek?

Bazı insanların kariyer merdivenlerinin basamakları, başka insanların emeğinden yapılmıştır.

O hâlde ben de değişmek istiyorsam oyunun kurallarını öğreneyim. Herkese duymak istediğini söyleyeyim: Birine milliyetçilik, birine küreselcilik, birine muhafazakârlık, diğerine modernlik…

Dün eleştirdiğimi bugün över, bugün övdüğümü yarın tanımam. Rüzgâr değişirse yönümü değiştirir, buna “konjonktürü doğru okumak” derim.

Kendime işi bilenlerden değil bana bağlı olanlardan, soru soranlardan değil başını sallayanlardan, yanlışımı söyleyenlerden değil yanlışımı alkışlayanlardan bir ekip kurar; buna da “ekip ruhu” adını veririm.

Menfaat ağımıza “kurumsal dayanışma”, birbirimizi kollamaya “vefa”, liyakati dışlamaya “güven ilişkisi” deriz.

Günün popüler kavramı neyse onu da kullanırım: “Türkiye Yüzyılı”, “yeni vizyon”, “büyük hedefler”…

Fakat içimden daha küçük hedeflerin hesabını yaparım: Makamım sağlam mı, konforum sürüyor mu, çevrem genişliyor mu, benimkiler yerleşiyor mu?

Yüzyıl milletin olsun; en iyisi ben kendi birkaç yılımı garantiye alayım!

İlke dediğin de zaten bazıları için üzerinde durulan sağlam bir zemin değil, rüzgâra göre çevrilen bir yön tabelasıdır.

Ben de değişmek istiyorum! Ben de rüzgar gülü olmak istiyorum.

Ama işin kötü tarafı şu: Olmuyor.

İnsan herkesi kandırsa bile kendisinden kaçamıyor. Adına vicdan mı dersiniz, karakter mi, terbiye mi, yetişme tarzı mı; içeride bir şey direniyor.

Başkasının hakkını yemek size makam kazandırabilir, susmak kariyerinizi koruyabilir, yalakalık bazı kapıları açabilir; fakat akşam olduğunda insan yine kendi zihniyle aynı odada kalıyor. İşte o zaman anlıyor ki her yükseliş yukarı çıkmak değildir.

Bazen makam yükselirken insan alçalır; unvan büyürken karakter küçülür; kartvizit kalabalıklaşırken vicdan tenhalaşır.

Varsın işçi kalayım, varsın üreten tarafta olayım. Çünkü insanın taşıdığı en ağır makamın ne odası vardır ne makam aracı ne de kapısında sekreter: Vicdan.

Oradan düştükten sonra diğer bütün makamlarda otursanız ne olur?

Ama hiç değilse başkasının omzuna basarak yükselme; kendi ayaklarının üzerinde kal.

Çünkü insanın gerçek yüksekliği, hayatta ne kadar yukarı çıktığıyla değil, yukarı çıkmak uğruna ne kadar aşağı inmediğiyle ölçülür. Yükselmek için alçalmaya gerek yok!

Vazgeçtim rüzgârgülü olmaktan. Kantarın topuzu sabit kalsın!

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve torostimes.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.