Hayat, modern insanın ellerinde, yumuşatıcı kremlerle pürüzsüzleştirilmiş, klimalı odalarda tüketilen bir 'bireysel huzur' tatiline dönüştürülmek istenir.
Oysa varoluş, asfalta dökülen beton gibi düz ve pürüzsüz değildir; tam aksine çakıllı, tozlu ve yokuş yukarı bir patikadır.
Kimi için düzlükte yürümek bir kader lütfu zannedilir; kimileri ise sırtında koca bir medeniyetin ve bitmek bilmeyen faturaların ağırlığıyla, o dik yamaçta her sabah çalar saatin zoruyla yeniden dirilen birer modern Sisyphos’tur.
İnsanoğlu, konforun o dayanılmaz yumuşak yatağında mışıl mışıl uyurken aslında kendisini değil, uyuşukluğunu tanır.
Gerçek öz, sadece hayatın fırınlarında, açlığın, yokluğun ve hayal kırıklıklarının o acımasız ateşinde dövüldüğünde ortaya çıkar.
Siyaset meydanlarında 'her şey harika' masalları anlatılırken, gerçek hayat esnafın kepenk indirirken döktüğü alın terinde, asgari ücretle ev geçindiren bir babanın bakkal defterindeki kara satırlarda saklıdır.
Dinî gelenek, insana hayatın pamuk ipliğine bağlı bir tatil köyü olmadığını başından beri söyler. Dünya, hakiki müminin gözünde bir zindan, kâfirin gözünde ise bir cennettir; çünkü geçici heveslerin peşinde koşanlar için burası bir eğlence parkı, hakikati arayanlar için ise rafine olunan bir çile hanedir.
Kur'an-ı Kerim, insanın bu yeryüzüne başı boş bırakılmak için değil, pelesenk olmuş zorluklarla sınanmak için indirildiğini haykırır:
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz yana eksiltmeyle sınayacağız. Sabredenleri müjdele.” (Bakara: 155)
Gerçek hayat tecrübesi bize gösterir ki; lüks villalarda, gümüş kaşıklarla beslenenler hayatın ağırlığını sadece bir menü tercihi sanırken; ömrü otobüs duraklarında ayazda beklemekle geçenler, krizlerin ve yoklukların arasında birer sabır abidesi yontarlar. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, çilenin ve dertlerin insanı hamur gibi yoğurup olgunlaştırdığını şu çarpıcı metaforla özetler:
“Üzüm ezilmeden şarap olmaz, ney üflenmeden ses vermez. İnsanın canı da yanmadıkça hakiki manada olgunlaşmaz.”
Albert Camus, Sisyphos’u taşı tepeye yuvarlarken hayal ederken haklıydı; fakat o taşı her gün yeniden yukarı taşıyan modern memurun, sabah dokuz akşam beş mesaisindeki trajikomik hâlini hesaba katmamıştı.
İnsan, her gün aynı masaya oturup aynı e-postaları yanıtlayarak, aynı angaryalarla boğuşarak kendi modern cehennemini kendi elleriyle inşa eder.
Peki, bu anlamsız döngüye katlanmayı sağlayan şey nedir?
Tabii ki Viktor Frankl’ın o meşhur tespiti: Bir 'neden' sahibi olmak.
Gerçek hayatta bir 'nedeni' olan insan; ister evine ekmek götüren bir amele olsun, ister laboratuvarda sabahlayan bir bilim insanı, hayatın sunduğu o hırpani ve yamalı elbiseyi kendi onuruyla giymeyi bilir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) şu hikmetli duası, bu mücadelenin ruhsal özünü özetler:
“Allah'ım! Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten ve borç yükünden sana sığınırım.” (Buhari ve Müslim)
Hayatın sertliğine boyun eğmek bir zayıflık, o sertlikte kendi ruhunun heykelini yontmak ise erdemdir. Her çile, nefsin o şişirilmiş balonunu biraz daha söndürür ve insanı hakiki benliğine yaklaştırır.
Senenin otuz günü tatil hayaliyle yaşayanlar, hayatın asıl lezzetinin o zirveye tırmanırken çekilen kas ağrılarında gizli olduğunu fark edemezler.
Ömrün son virajına gelindiğinde, geriye ne banka hesapları kalır ne de konforlu koltuklar.
Geriye kalan tek şey, fırtınaların ortasında dimdik durabilmiş o asil dinginliğin, o sarsılmaz imanın izleridir.
Ne dersiniz; belki de bizi insan kılan, önümüze serilen düzlükler değil, o tırmanırken nefesimizi kesen o imkânsız dağlardır?
"Dağların zirvesinde hem yılana rastlanır hem kuşa (veya kartala). Ancak biri oraya sürünerek çıkmıştır, diğeri ise uçarak."

