Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Seher  TAHSİN
Köşe Yazarı
Seher TAHSİN
 

Cadılar sokaktayken biz neredeyiz?

Bizim ülkemizde de cadılar bir bir görünmeye başladı. Sokaklarda, eğlence mekânlarında ve sosyal medyada cadı kostümleriyle, korkutucu figürlerle karşılaşıyoruz. Peki, karşımızda gördüğümüz bu cadılar bilerek mi cadı? Gerçekten neyi temsil ettiklerinin farkındalar mı, yoksa yalnızca bir kostümün, bir akımın ve popüler kültürün peşinden mi gidiyorlar? Açıkçası mesele, insanların kostüm giyip eğlenmesi değil. Beni düşündüren asıl konu, bir alışkanlığı, geleneği ya da kültürel akımı neyi temsil ettiğini bilmeden benimsememiz. Başka toplumların yaşam biçimlerini, geleneklerini ve eğlence anlayışlarını sorgulamadan kendi hayatımıza taşımamız. İnsan, önüne gelen her şeyi kabul etmez. Midemiz bile her yiyeceği, her karışımı sorgusuz sualsiz kabul etmezken zihnimizin her türlü düşünceyi, alışkanlığı ve kültürel akımı bu kadar kolay içeri alması düşündürücü. Bedenimiz, fıtratı gereği zararlı olanı çoğu zaman hemen reddeder; hazmedemez, bazen kusarak dışarı atar. Ancak konu zihin, kültür ve aidiyet olduğunda modern insan adeta bir bağışıklık sistemi zafiyeti yaşıyor. “Benim olan eskidir, öteki yenidir, modadır” yanılgısıyla kendi topraklarımızın manevi ve edebî derinliğini görmezden geliyor; dışarıdan gelen her pırıltılı akımı, neyi temsil ettiğini sorgulamadan kabul edebiliyoruz. Kendi kültürünü içselleştirememiş, kendi değerlerinin farkına varamamış bir insan için bu tür ithal eğlenceler, aidiyet boşluğunu doldurmanın kolay bir yolu hâline gelebiliyor. Oysa yenilik, her zaman gelişme; popüler olan da her zaman değerli olmak anlamına gelmez. Elbette başka kültürleri tanımak, onlardan öğrenmek ve faydalı olanı hayatımıza katmak yanlış değildir. Ancak kültürel alışveriş ile taklitçilik arasında önemli bir fark vardır. Bir toplumun her akımı benimsemesi, her modaya uyması ya da her eğlence biçimini kendi hayatına taşıması gerekmez. Asıl mesele, neyi neden benimsediğini bilmektir. Çünkü asıl korkutucu olan cadı kostümleri değil; kendi değerlerimizi kaybetme ihtimaline karşı giderek duyarsızlaşmamızdır. Peki, biz bugün neyi kutladığımızı gerçekten biliyor muyuz? Öyleyse biraz geçmişe gidelim ve Cadılar Bayramı'nın tarihine uzanalım. Cadılar Bayramı'nın kökeni, yaklaşık iki bin yıl öncesine, eski Kelt toplumlarının Samhain adı verilen mevsimsel kutlamalarına dayanır. Keltler için 31 Ekim, hasat döneminin sona erdiği, yazın geride kaldığı ve kışın başladığı önemli bir tarihti. Aynı zamanda yeni yılın başlangıcı olarak kabul ediliyordu. Kelt inanışına göre bu gece, yaşayanlarla ölüler arasındaki sınırın inceldiği ve ruhların dünyaya geri dönebildiği bir zamandı. İnsanlar kötü ruhlardan korunmak amacıyla ateşler yakıyor, çeşitli kostümler ve hayvan postları giyiyordu. Zaman içerisinde bu gelenekler Hristiyanlık döneminin uygulamalarıyla iç içe geçti. 1 Kasım, azizleri anma günü olarak kabul edilirken 31 Ekim gecesi de “All Hallows' Eve” adıyla anılmaya başlandı. Zamanla bu ifade Halloween şeklini aldı. İrlandalı ve İskoç göçmenler, özellikle 19. yüzyılda bu gelenekleri Amerika'ya taşıdı. Amerika'da ise Cadılar Bayramı bugünkü biçimine doğru dönüştü. Kostümler, oyulmuş balkabakları, kapı kapı dolaşıp şeker toplama geleneği, partiler ve eğlenceler bu kutlamanın yaygın parçaları hâline geldi. Elbette bugün Cadılar Bayramı'na katılan herkesin eski Kelt inanışlarını benimsediğini söyleyemeyiz. Pek çok insan için bu etkinlik yalnızca kostüm giymek, eğlenmek, arkadaşlarıyla vakit geçirmek veya sosyal medyada fotoğraf paylaşmaktan ibaret. Ancak bir geleneğin bugünkü anlamının değişmiş olması, onun tarihsel kökenini ve kültürel arka planını bilmenin önemini ortadan kaldırmıyor. Bütün bu tarihsel geçmişin ardından asıl meselemize gelelim: Bizim toplumumuzda Cadılar Bayramı neden karşılık buluyor? Amerikan filmlerinde, dizilerinde ve sosyal medya içeriklerinde sıkça karşılaştığımız bu kutlamalar, zamanla küresel bir popüler kültür unsuruna dönüştü. İnsanlar bazen yalnızca eğlence amacıyla, bazen de çevresinde gördüğü için bu etkinliklere katılıyor. Ancak burada üzerinde durmamız gereken nokta, başka bir toplumun geleneğini tanımak değil; kendi kültürümüzü yeterince tanımadan başkasının kültürüne özenmemizdir. Kendi bayramlarımızı, geleneklerimizi ve kültürel mirasımızı yeterince tanımadığımız hâlde başka toplumların geleneklerine gösterdiğimiz ilgi, üzerinde düşünmemiz gereken bir çelişkidir. Kendi değerlerimizi çocuklarımıza ne kadar anlatıyoruz? Onlara hangi gelenekleri, hangi tarihsel ve kültürel mirası aktarıyoruz? Başka toplumların kültürlerini tanımalarını isterken kendi kültürlerinin de farkına varmalarını sağlayabiliyor muyuz? Öte yandan, Cadılar Bayramı etkinliklerinin toplumun tamamı tarafından benimsendiğini düşünmek de doğru olmaz. Bu tür kutlamalara katılmayan, aksine bunlara açıkça tepki gösteren pek çok insan var. Özellikle çocuklarının eğitim gördüğü okullarda bu etkinliklerin düzenlenmesini doğru bulmayan veliler, haklı kaygılarını dile getiriyor ve tepkilerini ortaya koyuyor. Dolayısıyla mesele, toplumun tamamını aynı düşüncede göstermek değil; bu tür uygulamaların hangi anlayışla benimsendiğini, çocuklara neyi ve nasıl aktardığını sorgulamaktır. Burada önemli bir ayrıntı daha var. Cadılar Bayramı'nın tarih boyunca farklı toplumlar tarafından taşınması ve yaşatılması, aslında kültürel devamlılığın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Keltlerden İrlandalılara, İskoçlardan Amerikalılara uzanan bu gelenek, kuşaklar boyunca aktarılmış ve zamanla başka bir biçime bürünmüş. Onlar kendi kültürel miraslarını yaşatırken bizim de kendi değerlerimizi korumak ve gelecek nesillere aktarmak için aynı özeni göstermemiz gerekir. Peyami Safa'nın medeniyet ve millî kimlik üzerine düşünceleri de bu noktada anlam kazanıyor. Yenileşmek, kendi geçmişiyle bütün bağlarını koparmak anlamına gelmez. Bir toplum, kendi medeniyet birikimini tanımadan ve onunla bağını korumadan sağlıklı bir yenileşme gerçekleştiremez. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kültür ve medeniyet üzerine düşünceleri de bize geçmişle gelecek arasındaki devamlılığı hatırlatıyor. Çünkü değişmek başka, başkalaşmak başkadır. Çağın gelişmelerine ayak uydurmak, yeniliklerden faydalanmak elbette gereklidir. Ancak yenileşme adına kendi değerlerimizi, geleneklerimizi ve kültürel kimliğimizi bir kenara bırakmak gelişmek değil, zamanla kendimize yabancılaşmaktır. Bizim ihtiyacımız olan şey başka toplumların bir kopyası olmak değil; kendi medeniyet birikimimizden güç alarak geleceğe yürümektir. Kendi kültürümüzü tanımak, onu yaşatmak ve çocuklarımıza aktarmak yalnızca geçmişe bağlılık değil, geleceğe karşı da bir sorumluluktur. Çünkü kültür, yalnızca geçmişten miras kalan bir hatıra değildir. Yaşatılmadığında unutulan, aktarılmadığında kaybolan bir emanettir. Çocuklarımıza kendi bayramlarımızı, geleneklerimizi, edebiyatımızı, tarihimizi ve değerlerimizi tanıtmak zorundayız. Onlara yalnızca başka toplumların neyi kutladığını değil, kendilerinin hangi kültürün mirasçıları olduğunu da anlatmalıyız. Unutmayalım ki kendi ışığını yakmayanlar, başkasının ateşiyle ısınmaya çalışırken aslından ve evinden olur. Kendi ışığımıza sahip çıkalım; ne aklımızdan ne de evimizden olalım. Sevgiyle Kalın...
Ekleme Tarihi: 04 Kasım 2026 -Çarşamba
Seher  TAHSİN

Cadılar sokaktayken biz neredeyiz?

Bizim ülkemizde de cadılar bir bir görünmeye başladı. Sokaklarda, eğlence mekânlarında ve sosyal medyada cadı kostümleriyle, korkutucu figürlerle karşılaşıyoruz. Peki, karşımızda gördüğümüz bu cadılar bilerek mi cadı? Gerçekten neyi temsil ettiklerinin farkındalar mı, yoksa yalnızca bir kostümün, bir akımın ve popüler kültürün peşinden mi gidiyorlar?

Açıkçası mesele, insanların kostüm giyip eğlenmesi değil. Beni düşündüren asıl konu, bir alışkanlığı, geleneği ya da kültürel akımı neyi temsil ettiğini bilmeden benimsememiz. Başka toplumların yaşam biçimlerini, geleneklerini ve eğlence anlayışlarını sorgulamadan kendi hayatımıza taşımamız.

İnsan, önüne gelen her şeyi kabul etmez. Midemiz bile her yiyeceği, her karışımı sorgusuz sualsiz kabul etmezken zihnimizin her türlü düşünceyi, alışkanlığı ve kültürel akımı bu kadar kolay içeri alması düşündürücü.

Bedenimiz, fıtratı gereği zararlı olanı çoğu zaman hemen reddeder; hazmedemez, bazen kusarak dışarı atar. Ancak konu zihin, kültür ve aidiyet olduğunda modern insan adeta bir bağışıklık sistemi zafiyeti yaşıyor. “Benim olan eskidir, öteki yenidir, modadır” yanılgısıyla kendi topraklarımızın manevi ve edebî derinliğini görmezden geliyor; dışarıdan gelen her pırıltılı akımı, neyi temsil ettiğini sorgulamadan kabul edebiliyoruz.

Kendi kültürünü içselleştirememiş, kendi değerlerinin farkına varamamış bir insan için bu tür ithal eğlenceler, aidiyet boşluğunu doldurmanın kolay bir yolu hâline gelebiliyor. Oysa yenilik, her zaman gelişme; popüler olan da her zaman değerli olmak anlamına gelmez.

Elbette başka kültürleri tanımak, onlardan öğrenmek ve faydalı olanı hayatımıza katmak yanlış değildir. Ancak kültürel alışveriş ile taklitçilik arasında önemli bir fark vardır. Bir toplumun her akımı benimsemesi, her modaya uyması ya da her eğlence biçimini kendi hayatına taşıması gerekmez. Asıl mesele, neyi neden benimsediğini bilmektir. Çünkü asıl korkutucu olan cadı kostümleri değil; kendi değerlerimizi kaybetme ihtimaline karşı giderek duyarsızlaşmamızdır.

Peki, biz bugün neyi kutladığımızı gerçekten biliyor muyuz? Öyleyse biraz geçmişe gidelim ve Cadılar Bayramı'nın tarihine uzanalım.

Cadılar Bayramı'nın kökeni, yaklaşık iki bin yıl öncesine, eski Kelt toplumlarının Samhain adı verilen mevsimsel kutlamalarına dayanır. Keltler için 31 Ekim, hasat döneminin sona erdiği, yazın geride kaldığı ve kışın başladığı önemli bir tarihti. Aynı zamanda yeni yılın başlangıcı olarak kabul ediliyordu.

Kelt inanışına göre bu gece, yaşayanlarla ölüler arasındaki sınırın inceldiği ve ruhların dünyaya geri dönebildiği bir zamandı. İnsanlar kötü ruhlardan korunmak amacıyla ateşler yakıyor, çeşitli kostümler ve hayvan postları giyiyordu.

Zaman içerisinde bu gelenekler Hristiyanlık döneminin uygulamalarıyla iç içe geçti. 1 Kasım, azizleri anma günü olarak kabul edilirken 31 Ekim gecesi de “All Hallows' Eve” adıyla anılmaya başlandı. Zamanla bu ifade Halloween şeklini aldı.

İrlandalı ve İskoç göçmenler, özellikle 19. yüzyılda bu gelenekleri Amerika'ya taşıdı. Amerika'da ise Cadılar Bayramı bugünkü biçimine doğru dönüştü. Kostümler, oyulmuş balkabakları, kapı kapı dolaşıp şeker toplama geleneği, partiler ve eğlenceler bu kutlamanın yaygın parçaları hâline geldi.

Elbette bugün Cadılar Bayramı'na katılan herkesin eski Kelt inanışlarını benimsediğini söyleyemeyiz. Pek çok insan için bu etkinlik yalnızca kostüm giymek, eğlenmek, arkadaşlarıyla vakit geçirmek veya sosyal medyada fotoğraf paylaşmaktan ibaret. Ancak bir geleneğin bugünkü anlamının değişmiş olması, onun tarihsel kökenini ve kültürel arka planını bilmenin önemini ortadan kaldırmıyor.

Bütün bu tarihsel geçmişin ardından asıl meselemize gelelim: Bizim toplumumuzda Cadılar Bayramı neden karşılık buluyor?

Amerikan filmlerinde, dizilerinde ve sosyal medya içeriklerinde sıkça karşılaştığımız bu kutlamalar, zamanla küresel bir popüler kültür unsuruna dönüştü. İnsanlar bazen yalnızca eğlence amacıyla, bazen de çevresinde gördüğü için bu etkinliklere katılıyor. Ancak burada üzerinde durmamız gereken nokta, başka bir toplumun geleneğini tanımak değil; kendi kültürümüzü yeterince tanımadan başkasının kültürüne özenmemizdir.

Kendi bayramlarımızı, geleneklerimizi ve kültürel mirasımızı yeterince tanımadığımız hâlde başka toplumların geleneklerine gösterdiğimiz ilgi, üzerinde düşünmemiz gereken bir çelişkidir. Kendi değerlerimizi çocuklarımıza ne kadar anlatıyoruz? Onlara hangi gelenekleri, hangi tarihsel ve kültürel mirası aktarıyoruz? Başka toplumların kültürlerini tanımalarını isterken kendi kültürlerinin de farkına varmalarını sağlayabiliyor muyuz?

Öte yandan, Cadılar Bayramı etkinliklerinin toplumun tamamı tarafından benimsendiğini düşünmek de doğru olmaz. Bu tür kutlamalara katılmayan, aksine bunlara açıkça tepki gösteren pek çok insan var. Özellikle çocuklarının eğitim gördüğü okullarda bu etkinliklerin düzenlenmesini doğru bulmayan veliler, haklı kaygılarını dile getiriyor ve tepkilerini ortaya koyuyor. Dolayısıyla mesele, toplumun tamamını aynı düşüncede göstermek değil; bu tür uygulamaların hangi anlayışla benimsendiğini, çocuklara neyi ve nasıl aktardığını sorgulamaktır.

Burada önemli bir ayrıntı daha var. Cadılar Bayramı'nın tarih boyunca farklı toplumlar tarafından taşınması ve yaşatılması, aslında kültürel devamlılığın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Keltlerden İrlandalılara, İskoçlardan Amerikalılara uzanan bu gelenek, kuşaklar boyunca aktarılmış ve zamanla başka bir biçime bürünmüş. Onlar kendi kültürel miraslarını yaşatırken bizim de kendi değerlerimizi korumak ve gelecek nesillere aktarmak için aynı özeni göstermemiz gerekir.

Peyami Safa'nın medeniyet ve millî kimlik üzerine düşünceleri de bu noktada anlam kazanıyor. Yenileşmek, kendi geçmişiyle bütün bağlarını koparmak anlamına gelmez. Bir toplum, kendi medeniyet birikimini tanımadan ve onunla bağını korumadan sağlıklı bir yenileşme gerçekleştiremez.

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kültür ve medeniyet üzerine düşünceleri de bize geçmişle gelecek arasındaki devamlılığı hatırlatıyor. Çünkü değişmek başka, başkalaşmak başkadır. Çağın gelişmelerine ayak uydurmak, yeniliklerden faydalanmak elbette gereklidir. Ancak yenileşme adına kendi değerlerimizi, geleneklerimizi ve kültürel kimliğimizi bir kenara bırakmak gelişmek değil, zamanla kendimize yabancılaşmaktır.

Bizim ihtiyacımız olan şey başka toplumların bir kopyası olmak değil; kendi medeniyet birikimimizden güç alarak geleceğe yürümektir. Kendi kültürümüzü tanımak, onu yaşatmak ve çocuklarımıza aktarmak yalnızca geçmişe bağlılık değil, geleceğe karşı da bir sorumluluktur.

Çünkü kültür, yalnızca geçmişten miras kalan bir hatıra değildir. Yaşatılmadığında unutulan, aktarılmadığında kaybolan bir emanettir. Çocuklarımıza kendi bayramlarımızı, geleneklerimizi, edebiyatımızı, tarihimizi ve değerlerimizi tanıtmak zorundayız. Onlara yalnızca başka toplumların neyi kutladığını değil, kendilerinin hangi kültürün mirasçıları olduğunu da anlatmalıyız.

Unutmayalım ki kendi ışığını yakmayanlar, başkasının ateşiyle ısınmaya çalışırken aslından ve evinden olur. Kendi ışığımıza sahip çıkalım; ne aklımızdan ne de evimizden olalım.

Sevgiyle Kalın...

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve torostimes.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.