Dilimize Arapça "aşara" (on) kelimesinden ve Muharrem ayının onuncu gününü simgeleyen "aşura" ifadesinden geçen aşure, sadece bir lezzetin adı değil, insanlık tarihinin çok kültürlü ve en köklü ortak hafıza duraklarından biridir.
Kökeni, Nuh’un Tufanı’ndan sonra gemide kalan son malzemelerin bir kazanda şükürle kaynatılmasına dayanan kadim gelenektir. Tarihsel süreçte İslam dünyasından Mezopotamya topluluklarına, Musevilerdeki Asor orucundan Anadolu'nun heterojen inanç yapılarına kadar çok geniş bir coğrafyada derin izler bırakmıştır. Bugün Şii ve Alevi kültüründe Kerbela’nın derin matemi ve sabrıyla bütünleşmektedir. Sünni gelenekte ise bereket ve peygamberlerin kurtuluş günü olarak selamlanan aşure din, mezhep ve etnik köken ayırt etmeksizin bu topraklarda kadre ve kıymete inanan her topluluğun ortak kutsalı olmayı başarmıştır.
Aşurenin aslında dinler ve kültürler arası köprüler kuran matematiksel bir sembol olduğunu görürüz. Sami dillerin ortak mirasından beslenen bu kavram, İbranicede onuncu gün anlamına gelen ve Yahudilerin en kutsal kefaret günü olan Asor (Yom Kippur) ile doğrudan akrabadır. Arapçada ise aşara kökünden türeyen Aşura, Muharrem ayının onuncu gününü ilan ederken, zamanla takvimin ötesine geçip kolektif bir ritüelin adı haline gelmiştir. Bu bağlamda etimolojik köken ise bize şunu gösterir. Aşure, tarihin hiçbir döneminde tek bir zümreye ait olmamış, Ortadoğu’dan Anadolu’ya kadar aynı coğrafyayı paylaşan halkların ortak zaman, mekân ve anlam arayışından doğmuştur.
Tarih sahnesinde bu tatlının ilk kez hangi ihtiyaçla kaynadığına dair en güçlü anlatı, şüphesiz tüm insanlığın ortak hafızası sayılan Nuh’un Tufanı’dır. Sular çekilip gemi Cudi Dağı’na oturduğunda, geride kalan son yiyeceklerin (buğday, nohut, kuru meyveler) ambarlardan kazana dökülmesiyle başlayan bu hikâye, aslında insanoğlunun yokluk karşısındaki yaratıcılığını ve hayatta kalma şükrünü simgeler. Asırlar boyu bu topraklarda pişmeye devam eden bu şükür çorbası, Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise kurumsallaşmış bir saray ritüeline dönüşmüştür. Sarayda Aşureci başı nezaretinde dev kazanlarda kaynayan, devlet erkanından tebaaya kadar katman katman dağıtılan bu lezzet, saray mutfağının zarafeti ile halkın dervişane sofrasını aynı tat etrafında birleştirmiştir.
Ancak bugün modern dünyanın popüler kültür süzgecinden geçen pek çok değer gibi, Muharrem ayı da ne yazık ki sadece aşure tatlısı üzerinden indirgenme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Aşure, ardındaki derin maneviyatı, çekilen acıları ve sergilenen asil duruşu örten bir lezzet perdesi değil ve olmamalıdır. Bu ayı ve bu geleneği asıl var eden ruh, Hz. Hüseyin ve beraberindeki yetmişten fazla olan canın Kerbela çölünde susuz bırakılarak şehit edilmesidir. Kerbela, tarihin tozlu sayfalarında kalmış salt bir iktidar savaşı veya mezhebi bir ayrışma noktası değil, asırlardır dinmeyen bir adalet, haysiyet ve direnişidir. Hz. Hüseyin’in "Zulüm karşısında sessiz kalan, dilsiz şeytandır" diyerek canı pahasına sergilediği duruş, bugün aşure kazanının altını yakan kor ateştir. Dolayısıyla bu ayı sadece bir tatlıyı kaşıklayarak geçiştirmek arkasındaki o büyük insanlık trajedisini ve adalet çığlığını görmezden gelmektir. Muharrem, bir tatlı şöleni değil, modern insanın vicdan kuraklığına, dünyadaki haksızlıklara karşı bir silkelenme ve Hz. Hüseyin gibi adaletten yana seçme zamanıdır.
Ne acıdır ki, Kerbela’da açılan o derin yara sadece tarihsel bir zaman diliminde sızlayıp kapanmamıştır. Bizler o katliamı o zulmü ve o çaresizliği bugün hâlâ canlı yayınlarda, dünyanın modern meydanlarında yaşamaya devam ediyoruz. Bugün başta Gazze olmak üzere, savaşların, bombaların ve hırsların gölgesinde kalan coğrafyalarda çocukların aç ve susuz bırakılması, özgürlüklerinin ellerinden alınarak canlarından edilmesi, Yezidî zihniyetin yirmi birinci yüzyıldaki hortlamış halinden başka bir şey değildir. Hazreti Hüseyin'in altı aylık bebeği Ali Asgar, Kerbela'da babasının kollarındayken boğazına saplanan o ok, bugün masum çocukların üzerine düşen füzelerle aynı nefretten beslenmektedir.
Dünyanın neresinde bir çocuk aç, susuz ve esir bırakılıyorsa, nerede masum kanı akıtılıyorsa orada bir Kerbela yaşanmaktadır. Bugün Hz. Hüseyin’in safında yer almak, sadece geçmişteki zalime lanet okumak değil, bugünün çocuklarını hayattan koparan modern zalimlerin karşısında dimdik durabilmektir.
Peki, bu kazanın altını en çok kimler yakar, bu geleneğe en derin anlamı kimler yükler? Aşure, her inanç grubunun kendi aynasını bulduğu büyülü bir deryadır. Alevi-Bektaşi kültüründe o, Muharrem orucunun ve Kerbela’nın o dinmeyen, derin sızısının ardından pişirilen bir matem lokmasıdır. Buradaki her bir malzeme, çekilen acılara karşı gösterilen sabrın ve herşeye rağmen yaşamı, barışı ve umudu savunmanın birer simgesidir.
Sünni gelenekte ise aşure, Hz. Musa’nın Kızıldeniz’i geçişinden Hz. İbrahim’in ateşten kurtuluşuna kadar pek çok peygamberin selamete erdiği günün, yani Yevm-i Aşura’nın bereketidir. Ancak günün sonunda aşure, en çok da Anadolu’nun o kimlik ayırmayan komşuluk kültüründe değer bulur. Kaynayan her kâse, inancı ne olursa olsun "ötekinin" kapısını çalmanın, lokmayı bölüşmenin ve toplumsal barışı mutfaktan başlatmanın en tatlı bahanesidir.
Sonuç olarak aşure,
Tarihin, dilin ve inançların ötesinde, insanlığın ortak vicdan tenceresidir. Bize binlerce yıldır aynı gerçeği anlatır. Tıpkı o kazanın içindeki buğdayın nohuda, incirin cevize düşmanlık etmediği, aksine birbirinin tadını çoğalttığı gibi bizler de farklılıklarımızla bir arada durabildiğimiz sürece insanız.
Kerbela’nın acısıyla yoğrulan, Nuh’un şükrüyle kaynayan bu kadim lokma, günümüzün modern ve yalnız dünyasına çok net bir reçete sunmaktadır. Bugün ihtiyacımız olan şey, sadece bir tatlıyı paylaşmak değil aşurenin özündeki bir arada yaşama iradesini, adalet arayışını ve bölüşme ahlakını hayatımıza taşımaktır. Varsın sofralarımızdaki kâseler eksilmesin, varsın o kazanlar hep kaynasın. Yeter ki içimizdeki insanlık sevgisi, komşu kapısını çalma nezaketi ve haksızlığa karşı durma cesareti hiç eksilmesin.
Sevgiyle Kalın!

