Takvimler değişiyor, teknoloji ilerliyor ve yapay zekâ hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline geliyor. Ancak ne yazık ki bazı zihniyetler, insanların inançları ve kıyafetleri üzerinden özgürlüklerini tartışmaya açmaktan vazgeçmiyor. Bireylerin nasıl inanacağına, nasıl giyineceğine ve nasıl yaşayacağına karar vermeyi kendilerinde bir hak gören bu anlayış, en temel insan haklarını gölgelemeye devam ediyor.
Bir insanın özgürlüğünü elinden almak için her zaman onu dört duvar arasında hapsetmek gerekmez. Bazen okulun kapısını yüzüne kapatmak yeterlidir; bazen mesleğini yapmasına engel olmak, bazen de inancı nedeniyle kendisini sürekli savunmak zorunda bırakmaktır. Bu baskı kimi zaman bir yasağın, kimi zaman ayrımcı bir uygulamanın, kimi zaman da belirli bir hayat tarzını herkese dayatma arzusunun arkasına saklanır. İşte tam da bu yüzden, insanı özgürlüğünden mahrum bırakmanın gerçeğe en yakın adı, hiç şüphesiz 'özgürlük hırsızlığıdır'.
İnsan, tarihin geride kaldığını sanıyor. Oysa bazı meseleler, yıllar geçse de farklı ülkelerde, farklı biçimlerde yeniden karşımıza çıkıyor. Dün Türkiye'de yaşananlar, bugün başka bir ülkede gündeme geliyor.
Türkiye'nin hafızasında 28 Şubat hâlâ canlı. Başörtülü öğrencilerin eğitim haklarının tartışmaya açıldığı, kadınların inançları nedeniyle çeşitli engellerle karşılaştığı o dönem başörtüsü nedeniyle eğitim ve çalışma hakları kısıtlanan insanların yaşadığı mağduriyetlere tanıklık etti. Üniversite kapılarında yaşananlar, eğitimine devam edemeyen öğrenciler, mesleğini yapamayan insanlar ve yarım kalan hayaller, bu acı tecrübe yalnızca geçmişte kalmış bir siyasi süreç değildir. Aynı zamanda özgürlüğün, hukuk karşısında eşitliğin ve insan onurunun ne kadar kolay örselenebileceğini gösteren bir tecrübedir.
Üstelik mağduriyet yalnızca başörtüsü yasağıyla sınırlı değildi. Katsayı uygulaması da pek çok öğrencinin geleceğini karartmıştı. Belki de o dönemin en derin yaralarından biri buydu. İnsanların emeklerinin karşılığını almasının, istedikleri bölümleri ve hayallerini özgürce tercih etmesinin önüne engeller konulması yenilir yutulur bir durum değildi.
Bugün bir sorunun bile sınav sıralamasında ne kadar büyük fark oluşturabildiğini hepimiz biliyoruz. Emek vererek hazırlandığınız bir sınavın ardından, yalnızca eğitim geçmişiniz nedeniyle hayalini kurduğunuz bölümlerden uzaklaştırılmak hak mıdır? Hatta tercih yapmanın bile puan kaybına yol açtığı bir sistemle karşı karşıya kalmak!
Bu, yalnızca puan meselesi değildi; insanın geleceğine, emeğine ve hayallerine müdahaleydi. Bir öğrencinin önüne görünmez duvarlar örmek, onun hangi mesleği yapacağına ve nasıl bir hayat kuracağına dolaylı olarak karar vermekti.
Bu meseleye yalnızca uzaktan bakan biri olarak yaklaşmıyorum. 28 Şubat'ı bizzat yaşamış o acıyı omuzlamış bir insan olarak, damdan düşenin hâlinden ancak damdan düşen anlar. İnsan, bizzat yaşadığı bir mağduriyetin benzerini başkalarının yaşadığını gördüğünde o yarayı derinden hisseder. İşte bu yüzden Gardaş ülkemiz Azerbaycan'da başörtüsü üzerinden yaşanan tartışmalara kayıtsız kalmak bize yakışmazdı. İliklerime kadar yaşadığım hüznü başka hiç kimse aynı haksızlığı yaşamasın diye ses vermek başörtülü öğrencilerin ve öğretmen kardeşlerimizi desteklemek boynumuzun borcudur. Ümit ediyorum ki bu uygulamadan en kısa zamanda vazgeçilir ve adalet yerini bulur.
Başka bir ülkedeki haksızlığa ses çıkarmak müdahale olarak algılanmamalıdır.
Amacımız başka bir ülkenin iç işlerine karışmak ya da ortalığı karıştırmak değildir. Elbette Kötü niyetliler ortalığı karıştırmak için bu durumdan faydalanmak isteyecektir. Ancak Güçlü devletler bu art niyetleri ayırt edebilecek ferasete ve kudrete sahiptir.
Bizim niyetimiz ise çok açıktır. Bugün dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan haksızlığa karşı çıkmak, o ülkenin egemenliğini yok saymak anlamına gelmez. Bir toplumun kendi meselelerini çözme hakkına saygı duymak ile evrensel insan haklarını savunmak birbirine zıt değildir. Üstelik bir haksızlığa dikkat çekmek, o ülkenin insanlarına müdahale etmek değil, onların haklarının da herkes gibi değerli olduğunu hatırlatmaktır. Çünkü insan haklarının pasaportu yoktur. İnanç özgürlüğü yalnızca bir ülkenin değil, bütün insanlığın meselesidir.
Dün Türkiye'de başörtüsü nedeniyle eğitim hakkı engellenenlerin yaşadıkları nasıl konuşulmaya değerse, bugün başka bir ülkede benzer bir mağduriyet ihtimali de aynı hassasiyetle ele alınmalıdır.
Özgürlük, yalnızca kendimiz için istediğimizde değil, başkasının hakkı söz konusu olduğunda da savunabildiğimizde anlam kazanır.
Özgürlük, yalnızca bize benzeyenler için mi var?
İnsanlık tarihine baktığımızda dinlerin kimi zaman insanları bir araya getirdiğini, kimi zaman da siyasi çıkarların ve toplumsal çatışmaların içinde bir ayrışma aracına dönüştürüldüğünü görüyoruz.
Bir insanın kendi dinini doğru kabul etmesi, başka bir insanın inancını yaşama hakkını ortadan kaldırmaz. Müslüman, Hristiyan, Yahudi veya herhangi bir dine inanmayan bir insan… Her biri, insan onuruna ve temel haklara sahip bir bireydir. Birlikte yaşamak için herkesin aynı düşünmesi, aynı inanması veya aynı şekilde giyinmesi gerekmez. Farklılıklarımızı ortadan kaldırmak değil, bu farklılıklar içinde birbirimizin haklarını tanımaktır. İki günlük dünya hayatında insanların birbirlerinin kıyafetleriyle, inançlarıyla ve kişisel tercihleriyle bu kadar uğraşması yerine daha adil bir toplum kurmaya odaklanması gerekmez mi?
Üstelik özgürlük, yalnızca bizim gibi düşünenlerin ve bizim gibi yaşayanların hakkı değildir. Bir kadının başını örtmesi de örtmemesi de kendi tercihi olabilmelidir. Kendi tercihimiz için özgürlük isterken başkasının tercihine yasak koyuyorsak, savunduğumuz şey özgürlük değil, ayrıcalıktır. Burada üzerinde durulması gereken bir başka soru daha var. Bir Müslüman kadının başörtüsü neden bazı çevrelerde sorun olarak görülürken bir rahibenin başına taktığı başörtüsüne benzeyen habitus ya da Yahudi bir erkeğin kipası aynı ölçüde tartışma konusu yapılmıyor? Ancak bu Kısıtlamalar laiklik veya kamusal düzen gibi evrensel kavramlarla gerekçelendirilerek yalnızca İslami sembolleri hedef almaktadır.
Her ülkenin tarihî ve hukuki koşulları farklı olabilir. Ancak bu farklılıklar, benzer durumlarda insanların haklarının neden farklı değerlendirildiğini sorgulamamıza engel olmamalıdır. İnanç özgürlüğü, yalnızca belirli bir dine mensup olanlar için değil, herkes için savunulması gereken temel bir haktır.
Bir insanın inancını eleştirmek başka, inancı nedeniyle onun haklarını sınırlandırmak başkadır.
İnanç özgürlüğü, yalnızca çoğunluğun kabul ettiği dinin veya toplumun alışık olduğu sembollerin korunmasıyla sağlanamaz. İnsan kıyafetiyle değil, karakteriyle ve liyakatiyle değerlendirilmelidir.
Bir insanın başının açık veya kapalı olması, onun ahlakı hakkında tek başına hüküm vermemizi sağlamaz.
Başörtülü bir insan dürüst olabilir, başı açık bir insan da.
Çağ değişiyor, zihniyet değişiyor mu?
Türkiye'nin 28 Şubat tecrübesi, özgürlüğün bir dönem nasıl sınırlandırılabildiğini gösterdi. Bugün başka ülkelerde benzer tartışmaların gündeme gelmesi ise bize özgürlüklerin kendiliğinden korunmadığını hatırlatıyor.
Hukuk, yalnızca kitaplarda yazılı ilkelerden ibaret kalmamalı. Anayasal güvenceler, insanların gerçek hayatlarında karşılık bulmalı.
Laiklik, vicdan özgürlüğüyle
Eğitim, eşitlikle;
Adalet ise liyakatle birlikte düşünülmeli.
Bir insanın başını örtmesi de açması da onun tercihi olabilmeli. Devletin görevi bu tercihlerden birini seçmek değil, insanların haklarını eşit biçimde korumaktır. Çünkü özgürlüğün gerçek anlamı, herkesin bizim gibi yaşaması değildir. Bizim gibi yaşamayanların da özgürce yaşayabilmesidir.
Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
Bir devlet, vatandaşının başındaki örtüyü kontrol etmeye harcadığı enerjiyi, onun zihnini geliştirmeye, eğitimini güçlendirmeye ve geleceğini inşa etmeye harcasa daha iyi bir toplum ortaya çıkmaz mı?
Dün 28 Şubat'ta, bugün başka coğrafyalarda karşımıza çıkan bu tartışmaların bize öğrettiği bir şey var. Özgürlük, yalnızca savunulduğunda değil, herkes için uygulandığında anlam kazanır.
Takvimler değişebilir. Teknoloji ilerleyebilir. Dünya yeni bir çağa girebilir.
Ama insanın özgürlüğüne duyulan saygı değişmiyorsa, bütün bu ilerlemeler eksik kalacaktır. Çünkü çağdaşlık, , düşüncelerini özgürce geliştirebildikleri bir toplum kurabilmektir. Çağdışılık ise, bir çocuğun başındaki örtüyü eğitimden daha büyük bir mesele hâline getirmektir. Bir devlet, bir kız çocuğunun başörtüsünden korkuyorsa sorgulanması gereken başörtüsü değil, o devletin özgürlük anlayışıdır.
Sevgiyle Kalın.

