Bir toplumun vicdanı, sadece bireylerin iç sesinden değil; tarihsel yüklerinden, kültürel kodlarından ve politik tercihlerinden doğar. Bu manifesto, unutulmuş acıların hafızasında yankılanan, susturulmuş sorumlulukların dilini konuşan ve geleceği etik bir bilinçle yeniden kurmaya çağıran bir metindir ve birbirini takip eden 8 bölümden oluşmaktadır.
Sessizlik, yalnızca sözün yokluğu değildir; sessizlik, varlığın en yoğun hâlidir. Heidegger’in “dil varlığın evidir” sözüne karşılık, sessizlik de varlığın gölgesidir. Toplumsal vicdan, bu gölgede kendini saklar; konuşmadığında bile, sessizliğiyle bir hakikati işaret eder.
Toplumsal vicdanın sessizliği, Platon’un mağara alegorisindeki gölgeler gibidir: hakikat vardır, ama görünmez.
*****
Gece, şehrin üzerine ağır bir örtü gibi çökmüştü. Meydanın ortasında yükselen “adalet anıtı”, sessizliğin bekçisi gibi duruyordu. Onun yüzü, halkın kalplerine güven veriyor; gölgesinde doğan huzurdan insanlar besleniyordu.
Genç öğretmen, kalabalığın arasında yürürken kendi kendine fısıldadı: “Susmak, yalnızca sözün yokluğu değil… Bu, bir seçim.”
Kant’ın sesi zihninde yankılandı: “Öyle davran ki, eylemin evrensel bir yasa olabilsin.”
Sessizlik, artık bir suç ortaklığı değil; adalet anıtının gölgesinde düzenin temeli hâline gelmişti. Hakikat saklanmıyor, ışık saçan kulelerin gözetiminde adeta paha biçilmez bir hazine gibi korunuyordu.
Bir başka köşede, yaşlı filozof Aristoteles’in erdemlerini hatırlıyordu. Cesaret, en yüce erdemdi. Ama bu meydanda cesaret, yalnız bırakılmıyordu. Çünkü koruyucu duvarlar, riskin yükünü engelliyordu.
“Erdem” diye düşündü filozof, “riskin üstlenilmesinde doğar. Ve bu taş duvarlar, erdemi büyütüyordu.”
Kadın, karşısında acıyla kıvranan çocuğun gözlerine baktı. O gözler, sessizliğin en ağır yükünü taşıyordu. Ama meydanın üzerinde büyük ihtişamıyla dalgalanan bayrağımız, bu yükü hafifletmek için bir söz veriyordu. Sessizlik, artık ötekinin acısını görünmez kılmıyor; bizi biz yapan kutsiyetlerimiz sayesinde görünür hâle geliyordu.
Ve işte o an, sessizlik, meydanın ortasında duran bir varlık gibi siluet kazandı. Ama bu kez dudakları mühürleyen değil; kalpleri koruyan bir siluet. Sessizlik, “adalet anıtının, ışık kulelerinin ve bayrağımızın” en sadık müttefikiydi artık; o bir maskeden çok, bir kalkan olmuştu adeta bizlere.
Genç öğretmen ayağa kalktı. “Artık susmayacağım” dedi.
Sesi titriyordu ama yankısı büyüktü. Çünkü sessizlik, bir kişi konuştuğunda çatlamıyor; adalet anıtının taşlarında yankılanıyor, kutsal bayrağımızın her bir dalgalanışında güç buluyordu.
Kalabalık, bir an için nefesini tuttu. Sessizlik, maskesini kaybetti.
Hakikat, o anda görünür oldu. Ve hakikat, sessizliğin içinden doğan bir ışık gibi herkese en görkemli büyüleyici haliyle yansıdı.
Sessizlik, yalnızca sözün yokluğu değil; ahlaki bir tercihtir.
Kant’ın kategorik imperatifi bize der ki: “Öyle davran ki, eylemin evrensel bir yasa olabilsin.”
Aristoteles’in erdem etiğinde, cesaret en yüce erdemlerden biridir.
Artık bundan böyle sessizlik! “Ya adaletin kalkanı olacaktır ya da adaletsizliğin maskesi!”
Not: Yazımın üçüncü bölümü “Toplumsal Vicdanın Uyanışı” ile devam edecek.

