Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Akay ERDEMLİ
Köşe Yazarı
Akay ERDEMLİ
 

İslam Öncesi Türklerde Ölüm ve Ölü

Doğum ve ölüm tüm canlılar için iki köşe taşı noktadır. Doğum ve ölüm bir gerçek ise doğan nedir? Ölen nedir? Can ve Ruh aynı anlama gelir mi? Canlı demek, ruhlu demek midir? Bu soruların cevabı antropolojik bakış açısı ile bu soruları soranların ait oldukları toplumun düşünce, inanç ve kültürünün doğuşu ve gelişimi ile açıklanmalıdır. İslamiyet öncesi Türklerde can ve ruh, nefes anlamına gelen tin sözcüğüyle ifade edilirdi. Ruhun bedenden ayrılması da ölüm idi. Uyku ve hastalık gibi durumlarda da ruh bedenden ayrıldığı için ruhun kuşa dönüştüğü inancı vardı. Ölen kişinin ruhunun kuş olması, geri dönüp dönmeyeceği, dönmez ise ne olacağı soruları da ruh üzerinden cevaplanırdı. Ruhu ağzından çıkıp kuş olan ve bir daha geri dönmeyen kişi artık ölmüştür. Türkler ölümü, ruhun bedeni terk etmesi olarak tasavvur etmeleri yanında ikinci bir hayatın var olduğuna da inanıyorlardı. Bu durumda ölen bir kişiye nasıl davranılacağı ve öldükten sonra bu kişinin nasıl gömüleceği konusu da bu ikinci bir hayat inancı ile uyumlu idi. Bu konuda İ. Onay tarafından 2013 yılında yapılan bir çalışma bize yol gösterecek nitelikte. İslamiyet’ten Önce Türklerde Ölüm Anlayışı ve Defin Yöntemleri adlı çalışma İslamiyet öncesi Türklerde ölüm anlayışı ve yapılan cenaze törenlerini ayrıntılı olarak ele almaktadır. Türkler ölümü, ruhun bedeni terk etmesi olarak tasavvur etmekteydiler. İnsanı yaşatan gücün ruh veya can anlamına gelen tın kavramlarıyla ifade ettiler. Bu ruhun bedeni terk etmesi kişinin ölümü anlamına geliyordu. Türkler İslamiyet öncesinde de ikinci bir hayatın var olduğuna inanıyorlardı. İnsan ruhu, ölüm halinde bir kuş gibi bedeni terk ediyordu veya uçuyordu. Türkler ölümü nefesin kesilmesi, ruhun bedenden çıkıp gitmesi şeklinde tasavvur ediyorlardı ve öldü yerine uçtu diyorlardı. Uçmak kelimesi tarihi süreç içinde cennet olarak kullanılmaya başladı. Ölümü anlatırken kullanılan ruhun kuş şeklinde uçması Altay Türkleri gibi Şaman topluluklarda hala mevcuttur. Yaşam ve ölüm arasında pek fark gözetmeyen Türkler için diğer hayat bu dünyadakinden farklı değildi. Bu nedenle ölen kişi bu dünyada sahip oldukları şeylere öbür dünyada da sahip olurdu. Bu iki hayat aynı olarak düşünüldüğü için ölen kişi ikinci hayatına da çadır içinde devam edecekti. Bu nedenle yapılan kurgan mezarlar çadırlara benziyordu. Kurganlar, Bozkır kültürünün ayrılmaz parçası olan çadırların ölüler için hazırlanmış benzerleridir. Ölen vücut, çadır mezarın içinde yeniden doğacaktır düşüncesi vardı. Bazı durumlarda özellikle yönetici sınıfına mensup kişiler öldüğünde kendisine diğer dünyada hizmet edecek olan insanlar ve hayvanlar da öldürülürdü. Kralın cenaze töreninde mezarın içine karılarından birisi, elinden içki içtiği kimse, bir aşçı, silahtarı, uşaklarından birisi, bir haberci ve atları boğulup konulurdu. Hunlarda da ölüyü takip yani yakınların ölü ile birlikte gömülmesi adeti vardı. Çin kaynaklarına göre, Hunlarda ölü ile beraber öldürülenlerin sayısı yüz, hatta yüzden fazla olurdu. Hunlar ölülerini, iç ve dış tabutlardan oluşan iki katlı tabut içine yerleştirirler, tabutları altın ve gümüş işlemeli kumaş ve kürklerle örterlerdi. Özellikle hanedan üyeleri için yapılan kurganlar da iki odalı idi. Odalardan birinde ölenin ahşap sanduka içine cesedi, diğerine de atları ve şahsi eşyaları bulunurdu. Ölümün kaçınılmaz bir gerçek olduğunu kabul eden Türkler, seçme şansları olduğunda savaşta ölümü tercih etmişlerdir. Gök-Türklerin savaşta ölmeğe değer verdikleri, hastalığa yakalanıp ölmekten utandıkları bilinmektedir. Göktürk dönemine ait cenaze merasimlerinde tahtadan yapılmış büyük çadırlar ve kubbeli çadır formları kullanılmıştır. Göktürklerde cenaze merasimleri kubbeli çadırların etrafında yapılırdı ve odun yakılmasıyla devam ederdi. Ceset çadıra konulurdu ve ölen kişinin çocukları, torunları, bütün akrabalarının her biri birer koyun ve at kurban ederler, çadırın önüne koyuyorlardı. Selçuklu kümbetleri ve Osmanlı Türbelerinde de çadır formunun devam ettirildiği düşünülmektedir. Ayrıca günümüzde bile Kazakistan’da ve Kırgızistan’da mezarların hala çadır formunu muhafaza ettiği bilgisi vardır. Türk topluluklarında çok yaygın olmasa da tabutla defnetme yanında mumyalama uygulamasına da rastlanmaktadır. İskitlerde, ölü en yakınları tarafından bir arabaya konulurdu ve öbür yakınlarına götürülerek dolaştırılırdı. Bu iş kırk gün boyunca gezdirildikten sonra gömülürdü. Zira Türklerde 40 sayısı özel bir yere sahipti. 40 sayısı ölüm ile yeniden yaşam arasında bağlantı kuran bir süreyi, ruhun öbür aleme geçmesi için gereken süreyi işaret etmekteydi. Ölüm tarihi ile defin tarihi arasındaki zamanın uzunluğu, ölüleri bekleme süresi içerisinde güvenle muhafaza etmeyi gerekli kılmıştır. Mumyalama işlemi cesedin bozulmasını önleyen tek yöntemdir. Bu gereklilik, bu Türk topluluklarını başka toplumlarda görülen mumyalama uygulamasına götürmüştür. Hunlarda da mumyalama geleneği vardı. Pek çok Hun kurganından çıkartılan cesetler mumyalanmış vaziyette bulunmuştur. Mumyalanmış ceset ahşap bir sandukaya konulur, yüzü doğuya çevrilirdi. Bu eski Türk ananesinin devam ettiğini Anadolu Selçuklularında ve İlk Osmanlılarda hanedan mensupları ile bazı büyük devlet adamlarının da mumyalanmak suretiyle defnedilmelerinde görmek mümkündür. Türk topluluklarında çok yaygın olmamakla birlikte, ölülerin yakılması uygulaması da mevcuttu. Bu uygulamanın yabancı dinlerin etkisiyle ilişkilendirilmektedir. Bu uygulamada en etkili olan Budizm olarak gösterilmektedir. Gök-Türklerde ceset, bütün servet ve atıyla birlikte yakılırdı ve külü sonradan mezara konulurdu. Ancak Gök-Türklerin daha sonraki dönemlerde (630) ölülerini yakma yerine tekrar gömmeye başladıkları bildirilmektedir.
Ekleme Tarihi: 06 Aralık 2024 - Cuma
Akay ERDEMLİ

İslam Öncesi Türklerde Ölüm ve Ölü

Doğum ve ölüm tüm canlılar için iki köşe taşı noktadır. Doğum ve ölüm bir gerçek ise doğan nedir? Ölen nedir? Can ve Ruh aynı anlama gelir mi? Canlı demek, ruhlu demek midir?

Bu soruların cevabı antropolojik bakış açısı ile bu soruları soranların ait oldukları toplumun düşünce, inanç ve kültürünün doğuşu ve gelişimi ile açıklanmalıdır. İslamiyet öncesi Türklerde can ve ruh, nefes anlamına gelen tin sözcüğüyle ifade edilirdi. Ruhun bedenden ayrılması da ölüm idi. Uyku ve hastalık gibi durumlarda da ruh bedenden ayrıldığı için ruhun kuşa dönüştüğü inancı vardı. Ölen kişinin ruhunun kuş olması, geri dönüp dönmeyeceği, dönmez ise ne olacağı soruları da ruh üzerinden cevaplanırdı.

Ruhu ağzından çıkıp kuş olan ve bir daha geri dönmeyen kişi artık ölmüştür. Türkler ölümü, ruhun bedeni terk etmesi olarak tasavvur etmeleri yanında ikinci bir hayatın var olduğuna da inanıyorlardı. Bu durumda ölen bir kişiye nasıl davranılacağı ve öldükten sonra bu kişinin nasıl gömüleceği konusu da bu ikinci bir hayat inancı ile uyumlu idi.

Bu konuda İ. Onay tarafından 2013 yılında yapılan bir çalışma bize yol gösterecek nitelikte. İslamiyet’ten Önce Türklerde Ölüm Anlayışı ve Defin Yöntemleri adlı çalışma İslamiyet öncesi Türklerde ölüm anlayışı ve yapılan cenaze törenlerini ayrıntılı olarak ele almaktadır.

Türkler ölümü, ruhun bedeni terk etmesi olarak tasavvur etmekteydiler. İnsanı yaşatan gücün ruh veya can anlamına gelen tın kavramlarıyla ifade ettiler. Bu ruhun bedeni terk etmesi kişinin ölümü anlamına geliyordu. Türkler İslamiyet öncesinde de ikinci bir hayatın var olduğuna inanıyorlardı. İnsan ruhu, ölüm halinde bir kuş gibi bedeni terk ediyordu veya uçuyordu. Türkler ölümü nefesin kesilmesi, ruhun bedenden çıkıp gitmesi şeklinde tasavvur ediyorlardı ve öldü yerine uçtu diyorlardı. Uçmak kelimesi tarihi süreç içinde cennet olarak kullanılmaya başladı. Ölümü anlatırken kullanılan ruhun kuş şeklinde uçması Altay Türkleri gibi Şaman topluluklarda hala mevcuttur.

Yaşam ve ölüm arasında pek fark gözetmeyen Türkler için diğer hayat bu dünyadakinden farklı değildi. Bu nedenle ölen kişi bu dünyada sahip oldukları şeylere öbür dünyada da sahip olurdu. Bu iki hayat aynı olarak düşünüldüğü için ölen kişi ikinci hayatına da çadır içinde devam edecekti. Bu nedenle yapılan kurgan mezarlar çadırlara benziyordu.

Kurganlar, Bozkır kültürünün ayrılmaz parçası olan çadırların ölüler için hazırlanmış benzerleridir. Ölen vücut, çadır mezarın içinde yeniden doğacaktır düşüncesi vardı. Bazı durumlarda özellikle yönetici sınıfına mensup kişiler öldüğünde kendisine diğer dünyada hizmet edecek olan insanlar ve hayvanlar da öldürülürdü. Kralın cenaze töreninde mezarın içine karılarından birisi, elinden içki içtiği kimse, bir aşçı, silahtarı, uşaklarından birisi, bir haberci ve atları boğulup konulurdu.

Hunlarda da ölüyü takip yani yakınların ölü ile birlikte gömülmesi adeti vardı. Çin kaynaklarına göre, Hunlarda ölü ile beraber öldürülenlerin sayısı yüz, hatta yüzden fazla olurdu. Hunlar ölülerini, iç ve dış tabutlardan oluşan iki katlı tabut içine yerleştirirler, tabutları altın ve gümüş işlemeli kumaş ve kürklerle örterlerdi. Özellikle hanedan üyeleri için yapılan kurganlar da iki odalı idi. Odalardan birinde ölenin ahşap sanduka içine cesedi, diğerine de atları ve şahsi eşyaları bulunurdu.

Ölümün kaçınılmaz bir gerçek olduğunu kabul eden Türkler, seçme şansları olduğunda savaşta ölümü tercih etmişlerdir. Gök-Türklerin savaşta ölmeğe değer verdikleri, hastalığa yakalanıp ölmekten utandıkları bilinmektedir. Göktürk dönemine ait cenaze merasimlerinde tahtadan yapılmış büyük çadırlar ve kubbeli çadır formları kullanılmıştır. Göktürklerde cenaze merasimleri kubbeli çadırların etrafında yapılırdı ve odun yakılmasıyla devam ederdi. Ceset çadıra konulurdu ve ölen kişinin çocukları, torunları, bütün akrabalarının her biri birer koyun ve at kurban ederler, çadırın önüne koyuyorlardı.

Selçuklu kümbetleri ve Osmanlı Türbelerinde de çadır formunun devam ettirildiği düşünülmektedir. Ayrıca günümüzde bile Kazakistan’da ve Kırgızistan’da mezarların hala çadır formunu muhafaza ettiği bilgisi vardır.

Türk topluluklarında çok yaygın olmasa da tabutla defnetme yanında mumyalama uygulamasına da rastlanmaktadır. İskitlerde, ölü en yakınları tarafından bir arabaya konulurdu ve öbür yakınlarına götürülerek dolaştırılırdı. Bu iş kırk gün boyunca gezdirildikten sonra gömülürdü. Zira Türklerde 40 sayısı özel bir yere sahipti. 40 sayısı ölüm ile yeniden yaşam arasında bağlantı kuran bir süreyi, ruhun öbür aleme geçmesi için gereken süreyi işaret etmekteydi.

Ölüm tarihi ile defin tarihi arasındaki zamanın uzunluğu, ölüleri bekleme süresi içerisinde güvenle muhafaza etmeyi gerekli kılmıştır. Mumyalama işlemi cesedin bozulmasını önleyen tek yöntemdir. Bu gereklilik, bu Türk topluluklarını başka toplumlarda görülen mumyalama uygulamasına götürmüştür. Hunlarda da mumyalama geleneği vardı. Pek çok Hun kurganından çıkartılan cesetler mumyalanmış vaziyette bulunmuştur. Mumyalanmış ceset ahşap bir sandukaya konulur, yüzü doğuya çevrilirdi. Bu eski Türk ananesinin devam ettiğini Anadolu Selçuklularında ve İlk Osmanlılarda hanedan mensupları ile bazı büyük devlet adamlarının da mumyalanmak suretiyle defnedilmelerinde görmek mümkündür.

Türk topluluklarında çok yaygın olmamakla birlikte, ölülerin yakılması uygulaması da mevcuttu. Bu uygulamanın yabancı dinlerin etkisiyle ilişkilendirilmektedir. Bu uygulamada en etkili olan Budizm olarak gösterilmektedir.

Gök-Türklerde ceset, bütün servet ve atıyla birlikte yakılırdı ve külü sonradan mezara konulurdu. Ancak Gök-Türklerin daha sonraki dönemlerde (630) ölülerini yakma yerine tekrar gömmeye başladıkları bildirilmektedir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve torostimes.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.